Köpek gibi çalışıp kraliçe gibi yaşayan!

tumblr_inline_nir90kUgHM1qcwey9

 

Sultan yenge salonumuzda anneme övünüyordu “Been astsubay oğlanın anasıyım! Teeee Avusturyalara  gelin gitmiş kızın da anası benim! Been kayseri’nin enn güzel pastırmasını yapan şarküteride çalışan damadın kaynanasıyım!” Bunları çocukları eczanede kalfa, hapiste mahkum, cebeci’de gündelikçi olan yeteneksiz çocuklara sahip annemi ezmek için saydırıyordu. Annem “maşallah anam gözümüz yok” derken biraz daha içine kaçıyor, yarattığı algıdan etkilenip Sultan yengenin ailesini Dünya’nın en mükemmel ailesi sanıyordu. “Fransız kralı biraz akıllı olsaydı pekala bizim efendinin kahyası olabilirdi” diyen köle misali. Her öğlen artık nereye geçiyorsa şöyle bir geçiyordum uğradım diyerek bize uğrayıp günlük böbür ihtiyacını gideren Sultan yenge, çayını höpürdete höpürdete pişkin ve vakur şekilde kendi sınıfından birini ezerek Türkiye’yi özetliyordu. Övünmek için başarı değil ezebileceğin biri yeterlidir bu ülkede. Zaten gerçekten başarılı olanlar övünmez, övülmekten de hoşlanmaz. Buralarda kendini başarılı görmek için için bir rahme, ırka, penise veya baba parasına sahip olman kafidir.

Böceğinden, balinasına her canlıya default yüklenmiş çocuk yapabilme yetisiyle övünür kimisi. Bir aksilik çıkmazsa içgüdüsel olarak kolaylıkla yapabildiği cinsel birleşme sonucu eniklemeyi ANAYIM BEN ANA! gürültüsüyle doğurmamış ve doğurmayı tercih etmemiş hemcinslerine, doğurduklarına, doğurmadıklarına tokat gibi savurur sık sık.  Haklı çıkmayı, öncelik tanınmayı, kutsallaşmayı hedeflediği yerde cümlelerine BİR ANNE OLARAK diye başlamasından tanırsın onları. Haksız olduğunu söyleyen kadınlar da çocuksuzsa şayet anne olmasını çekemiyorlardır elbette. Kıskanmasın çalışsın onun da olur😉;) Sosyal medya biolarında parmak sallayan, namusluyum ben aloo vurgulu bir ANNE! Karşılar sizi. Boldla. O kadar çok belirtir ki bunu seksi insanlığı kurtarmak için yaptığına ikna olur, mecburen saygı duyarsın bu mübarek rahme. O döllenebilen bir rahmin sahibidir haddini bileceksin! Herkes haddini bilecek!

Doğduğundan beri en iyi yapabildiği şey balgamını hakkkhh puuukh diyerek kaldırım taşının tam ortasına muntazaman yapıştırabilmek olan adam ise ırkıyla övünür. O da haklı bir yerde, balgamla övünmek hoş olmaz. Dünya’nın en beleş başarısıdır ırk. Kılını bile kıpırdatmadan kucağına düşmüştür. Türk övün, yat övün, kalk övün. Kahvede okey atıp haber bülteni seyrederken sunucu muştular “Nasa Plüton’a uydu yolladı” Bunu bir küçümseme alır, aman bir kibir. Kehribar sarısı, cuvara kokan dişlerinin üstündeki ayran bulaşmış bıyığını burarak “yav bu gavurların da heç işi gücü yoh” der. “He valla” der masa ahalisi “boş işler bunlar” Hiç! Türklükten ala iş mi var? Ayrıyetten bu büyük başarıya ek olaraktan çükü de var aşağıda! Çükün başarılarına değinmeyeceğim bile. Breh breh. Başarı kere başarı. Hiçbir şey yapmasına gerek yok artık. Hem türk hem çük! Haakkk Pukh

Bunların en korkuncu da -ki bu örnekleri de yanına alarak devam ettikleri için- parayla ve nüfusla bir yere gelen kifayetsiz muhterislerdir. Onları mecmualarda bir başarı hikayesi olarak okumadığımız bir gün yok gibidir. Hangi özel doktorlar eşliğinde doğup, hangi sımsıcak evlere götürüldükleri, hangi sağlıklı gıdalarla büyüyüp, hangi özel okullarda eğitildikleri, ailelerinin soyadıyla hangi işlere kabul edildikleri, hangi nüfuslu cemiyet ortamlarında fink atıp gelecekleri için yol yaptıklarından bağımsızmış gibi gösterilen  “şansa inanmıyorum başarının sırrı çok çalışmak J” röportajlarını okuyup dururuz.  Ayaklarına biri, ellerine diğeri, saçlarına öteki, kıçlarına beriki bakım yaparken onlar mikrofona kraliçe gibi yaşamak için köpek gibi çalıştıklarını iddia ederler. Öyle bir hömkürürler ki mikrofona korkudan inanırsın. Etraflarında aşçıları, temizlikçileri, ütücüleri, dadıları dolanırken “biz titiz hanımlar J” replikli reklamlarda oynarlar. İş hayatının karmaşasından bıkıp kaçtıkları küçük özel zevklerinden biri yatla mavi turdur ANLAYAMAZSINIZ.  Kimimiz; hem okumuş, hem çalışmış, sayfalarca ders kitabı ezberlemiş, sss, dds, mks, öss, ygs, lys, kpss ne varsa atlattığı yılların sonunda kendini sosyal medyalarda #50binÖğretmenAtamaBekliyor hastagi kasarken bulur, kimimiz o da eğer şanslıysa Yozgat Aşağıdomalaklar köyünde öğretmen olup lojmanında yufka arası çökelek yerken, baba parasıyla kalifornia instütüt of dı arts harvırd bizınıs sıkuul of enimeyşın okuyan hömücüğün buralara nasıl tırnaklarıyla geldiğini anlattığı ve kıyamet gibi alkışlandığı show programını izler. Sussan gönül razı değil söylesen“meyve veren ağaç taşlanır ;)” taş olur çalınır kafaya. İşiyle ilgili eleştiri yapamazsın “yersiz eleştiri kıskançlık belirtisidir ;)” Anten takarsın.

Sultan yenge şişinme kalemlerinde “benim kızım bi çay demler o biçim bu çay da çay mı bea” noktasına kadar gelmişti. Annem garibim de bana laf getirmemek için durumu çayın nemiyle, suyun kireciyle falan açıklamaya çalışıyordu. Esasen bu kez Sultan yenge haklıydı. Az önce mutfakta içine bolca mushil katılmış bir çayın tadı biraz değişik oluyordu doğruya doğru.

 

Her şey mesela ne zaman çok güzel olacak?

7cf2995ff572d6a770fd2f23f5b9d719

 

Bir zamanlar bahar gelince tek düşündüğüm boyumca büyüyen düğün çiçeklerinin içine uzanmak olurdu. Aralarında bir ben yuvarlanırdım bir de tosbalar. Söğütler rüzgarda saçma sapan savrulurken, çamlar her mevsimle inatlaşırdı. Kavağın kibrine bakılırsa hıdırellez yakındı ve annem o meşhur küllü pastasından yapacaktı. Kuşlar bile haber alıp gelirdi. Bir türkü çalardı hep anne pastalarından bahseden. Çerkez komşumuz patatesli kete pişirecekti ve ben mutfak penceresinin önünden geçerken kete kokusuyla cennetin bir ilişkisi olmalı diyecektim. Vanlı komşumuz otlu peynir getirecek,  Trabzonlu olan kara lahana dolması saracaktı. Hep birlikte henüz kentsel dönüştürülmemiş küçük fidanlığımıza toplanıp baharın gelişini, efendim yazın gelişini, sonra gidişini, hatta son baharı ve belki kışı kutlayacaktık. Bahanemiz çoktu. Zamanımız da. Ayaklarımızı basmaya yetecek kadar çimen, başımızın üstünü adaletle ısıtan avuç avuç güneşimiz vardı. Geleceğe olan umudumuz güneşten daha çoktu ve yakardı.  Buralar bizimdi ve biz buraların.

Lakin memleket bi hoş oldu nicedir, üç beş leşi olan dudağı ortadan enine yarık mahalle kabadayılarına döndük. Dilimiz sustalı çakı, İki çift laf edeni o biçim deşer olduk. Ne gecesi tekin ne gündüzü hayra alamet. Ödümüz bokumuzla afedersin bulamaç. Üstümüzden kış değil dozer geçti na böyle. Keza baharı da şahsına münhasır. Havanın kokusu, kuşların sesi ve çiçeklerin renginde bir ayrıksılık, elin malına el koymuşun gibi yabancı.  Öyle bakıyor ki herkes birbirine, sanırsın kafamıza mütemadiyen ölü balıklar yağmış. Arada ölmemiş göz görürsem eğer diyorum ki kesin bu yakında kaçıp gidecek. Başka ne olabilir allasen? Aklıma bu ülkeye dair iyi bir şey gelmiyor -küllü pasta hariç- Sabah evinden çıkan herkes sanki uzaklara gidecek bir uçağın biletini almaya koşuyor.  Şu kadın bugün kesin işten ayrılacak, o adam her türlü bahse varım bankadaki birikimini çekmeye gidiyor, berikinin öyle bir yürüyüşü var ki yüzde yüz pasaport sırasına girecek. Öyle bir koşuşturma. Bir şeylerden vazgeçiliyor gibi. Sıradanlaştıran küçük şeylerden büyük büyük hem de. Güzergahlar planlı. Sardunyalar sulanmıyor. Kahkahalarda mahcubiyet seziyorum, müzikler ezan okunsun okunmasın kısık. Şehirlere belalar yağıyor ve biz hiç sevişmiyoruz. Ablam da eskisi kadar sakız çiğnemiyor.

Bazen öylece oturup düşünüyorum. Bunu sık sık yaparım, yani düşünme olayını, ama bu seferkiler tuhaf dengesiz partiküller halinde uçuşuyor. Birbiriyle alakasız, birbirini tamamlamayan, hiçbir işime yaramayacak çürük çarık düşünceler kafamın üstünde çarpışarak eteklerime ufalanıyor. O sırada televizyondaki kadın spikerin; birazı şu ırktan birazı bu ırktan kalanı diğer ırktan anonsladığı ölü rakamlarını dinliyorum. Kiminin cesetleri  daha önemli, kimisinin annesi daha anne, çocuğu daha çocuk. Spiker yıkılan evleri, şehirleri, tarihi ve anıları anlatırken öğrenilmiş soğukkanlılığını her zamanki ustalığıyla sürdürüyor. Acaba kalbi de böyle spiker midir diyorum içimden. Omuzlarına hazır beton gibi inen saçlarına öğretildiği kadar gözyaşlarına da öğretilmiş midir biraz spikerlik. Sonra başka bir kanalda başka ülkelerin savaşlarının filmleri gösteriliyor. İngiliz hastalar, Piyanistler. Hiç bize değmeyecek kadar soyut, masalsı, üstümüze sıçramayacak kadar uzak ve steril. Filmlerde olunca öyle görünüyor. Başka bir kanalda tecavüz edilen çocuk sayıları verilip bombayla öldürülen çocuk sayılarına geçiliyor, öteki kanalda öldürülen kadın sayıları toplanıyor. Mülteciler, deliler ve ölüler. Rakamlar uçuşuyor, rakamlar doluyor ellerime. Koyacak yer bulamıyorum. Başkaları öldüğü müddetçe ölüm can sıkıcı bir rutin, detaylanıp kayboluyor. En iyisi survivor izlemeli.  Gerçek değil yapay hayatta kalma hikayeleri bizi biraz daha oyalasın. Çünkü yalanlar gerçekler kadar acıtmıyor canı.

   Doktor majör depresyonda mevsimsel atak yaşadığımı söylediğinde yakasındaki isminin harflerinden isim şehir hayvan oynuyordum. Televizyondaki spikerlere fazla bakmamamı, gündemi bir süre okumamamı  tavsiye ettiği süre boyunca odasını mint yeşiline boyadım. Söyledikleri dikkatimi çekmiyordu ve bence  penceresinin önündeki sardunyaları sulasa iyi olacaktı.

Bırak evi bok götürsün

 

 

Adsız

typo var evet

 

2014 dünya emekçi kadınlar gününde ailemin kadınlarına yolladığım toplu mesaj bu.  Mesajıma uzun süre sessiz kalındıktan sonra ilk tepki dini bayramlar ve kandil geceleri haricinde kutlanan her günü komünistlerin dinimize saldırısı, İsrail’in oyunu ve batının ahlaksızlığı olarak gören yengemden geldi

-???????????????????!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

Başkaları için bir yığın soru işareti ve ünlem anlamına gelen bu mesaj bana soğuk terler döktüren başka şeyler ifade ediyordu. Bana öncelikle yoksa komünist olup olmadığımı soruyor sonra beni abime söylemekle tehdit ediyordu. Oysaki biricik kocası namı diğer abim onu 12 yılda 7 Kez hamile bırakmış ve hepsinde de doğurmasını emretmişti. Çünkü korunmak haramdı. Çünkü kadınların varlık sebebi doğurmaktı. İlginç olansa tüm o çetrefilli süreçleri kadınlar çektiği halde soy yürütme şerefi, tohum saçmak zorlu bir görevmiş gibi erkeğe bahşediliyordu. Daha ilginç olansa kadınlar, bu takım adaletsizlikler üzerine yüzlerce soru işareti üretmek yerine kadınların sorunlarından bahsedenlere karşı üretiyor ve onları hemcinslerinin üstüne doğru bir ok gibi fırlatmaktan zerre çekinmiyordu. Bu işaretleri “sonsuz çocuk doğuracaksın!” diyen kocasına yollasaydı belki şimdi yine hamile olmazdı.

İkinci mesaj ablamdan geldi. Ablam hayatının neredeyse 15 yılını Ankara’nın kalburüstü semtlerinde yaşayan kodamanların, büyükelçilerin, sonradan görmelerin evlerini süpürerek geçirdi. Pencerenin köşesinde leke görmeyeceğim! diyenler uğruna camlardan düştü,  çoraplarda kırışık görünce camı çerçeveyi indiren manyakların ütülerini yaparken ellerini on yerinden yaktı, çamaşır suyu ile tuz ruhunu karıştırıp komalık oldu, köpekleri tarafından ısırıldı, atları tarafından tepildi ve hepsinde de suçlu ablam bulundu “yeterince dikkat etmiyordu cahil kadın” ama ablam mesajımda sadece ”bırak evi bok götürsün”e takılmıştı. Kadınların birbirini aşağılama yöntemlerinden biri olan “pasaklılık” karnından vurmuştum onu.

-Ne demek bok götürsün? Benim; işimde, evimde ne kadar titiz olduğumu bilmiyor musun? Bana pasaklı mı demek istedin? Ne duydun konuş?? Kim?

Mesajımdan bir saat sonra sosyoloji fakültesinde okuyan ve kadınlardan nefret nefret nefret eden,  kendisinden bahsederken erkek gibi kadınım, binlerce askerin içine at namusumla çıkarım, kadının da adam gibisi lazım diyen, kuru fasulye tarifini bile bir şekilde memlekette adammm gibi adam kalmadığına bağlayan küçük ablam aradı. Bir umutla hani okuyor ya her bir şeyin farkındadır, zaten sosyoloji mükemmel bir şey hep toplumun arazlarını anlatıyor, hatta belki de ablam şu an bir yerde eylemdedir düşünceleriyle okumuş insana hürmet dolu ses tonumla alo dedim

– Daha önce de söylemiştim kadınlar gününe dev karşıyım, kadınlar günü ne yahu bari kısır da dağıtılıyor mu hahahaha peki erkekler günü neden yok? Bana bunun cevabını verecek misin? Akşama kadar göt büyüten dedikoducu fesat kezban karılara gün var da akşama kadar ekmek peşinde koşması yetmezmiş gibi bir de akşam karı dırdırı çeken gariban adammmların günü neden yok? Bırak bu işleri ya, iyice feminist oldun başımıza iğrenç bir insan oldun. Feminizm kocayı bulana kadar canım ama feministler koca bulamazlar çünkü çirkinler hohoho. Hadi gittim, feministlikten arınınca beni ara. Öptüm. Dedi kapattı.

Ağlayayım diye düşündüm. Kafamı duvarlara vura vura ağlayım. Erkek toplumu gerçeğine benimle aynı gözlerle bakan, aynı “cinnet getiren koca” başlığıyla verilip kadının yaptıklarından sabrı tükenmiş adam noktasına indirgenmiş “kadın cinayeti” haberlerini izleyip cık cıklayan, aynı minibüslerde tacize uğrayan ve “senin neyini taciz edecem be tipe bak” cevabıyla karşılaşmış, patronlarının cinsel göndermeli şakalarına gülüp geçmekle işsiz kalmak arasında aynı ikilemleri yaşayan, sanki aile sevgisi dermiş gibi bir normallikte telaffuz edilen “aile içi şiddet”te aynı bacaklardan tekmeler, aynı ellerden tokatlar ve yumruklar yiyen,  bakkalından çakkalına amca oğlundan komşu amcasına yüzlercesiyle ilgili ucu tecavüze varan hikayeleri kah yaşayıp kah dinleyen, eve kapatılıp sikilip sikilip kuluçkaya yatırılmak dışında hiçbir insani talebe layık bulunmadığımızı bizzat yaşayarak beraber tecrübe ettiğimiz bu üç kadın da  yaşadıklarını öyle garabet derinliklere götürüp içselleştirmişti ki onları orada çıkarıp üstündeki zifti temizlemek ve gerçeğe aymalarını sağlamak nereden baksan bir asır istiyordu. Kahrımdan annemi aradım. Mesajı anneme de yollamıştım ama annem mesaj açmasını ve okumasını bilmez. Telefonunda açılmamış yüzlerce beyaz zarf var. Mesajımda yazdıklarımı alacağım “ben bilmem emek memek anlamıyom ne diyosan” cevabı riskine rağmen anneme tekrarladım. 12 yaşında öksüz kalan, 10 kardeşine annelik yapmayı denerken kendisinden 18 yaş büyük bir adama kuma verilen, adını bilmediği kap kacak için dayak yiyen ve uğruna dayak yediği kaplar içinde adını bilmediği yemekleri pişirmesi beklenen, ailenin her ferdinden bir başka yanına tekme yiyen, bütün tarım aletlerini tarladan önce onun üstünde deneyip kırdıkları annem, kanlı bir hayatın içinden kırık dökük bugüne ulaşmış muzaffer komutanım “savol kuzum, ne güzel yazmışın” dedi, ağlayarak. Konuşmamızın sonunda kapatırken de “Herifleri tüm öldüreciğik” diyordu.


 

 

-Geliyoruz-

Yemeği ocakta

Yer bezini kovada

Çamaşırları sepette bıraktık

Yıllardır çile doldurduğumuz fabrikalardan çıktık

Şalterler kapandı

Atölyeler dolusu tezgahın başından kalktık

Ofisler dolusu bilgisayarı uykuda bıraktık

Geliyoruz

*

Üstümüzde tepişenleri bir kenara bıraktık

Tası tarağı maşayı fırlatıp attık

Saçlarımız kalbimizin çarpıntısı sesimiz rüzgarda savruluyor

Aklımız da biraz çocuklarda kaldı

Yine de biz geliyoruz

*

Annelerimizin intikamını alalım

Babalarımızı affedelim

Oğullarımızı sevelim

Ve kızlarımız bizlerin yaşadıklarını yaşamasın diye

Bir de mutlu olmak için

Kalktık, kalkıştık, geliyoruz

İdil Çağatay/ayşe düzkan

La bu anneler ne etti size?

                             5828c-old-woman-larissa-greece-4306701020

              İnsanların, özellikle de erkeklerin suçları konuşulurken “sonuçta bu erkeği de yetiştiren bir anne” kalıbını illaki duyarız. Bunu ilkokula bile yolu düşmemiş, cehaletin koynunda kulaçlar atan bir köylü de telaffuz eder, bir kaç üniversite bitirmiş kallavi eğitimlerden geçmiş adamlar ve kadınlar da. Öyle kurtarıcı bir kalıptır ki bu, kullandığın vakit içinden çıkılamayan korkunç bir cinayetin, tecavüzün ve şiddetin bir çırpıda toparlayıcısı oluverir. Konu anne boklamak olunca halkımız boncuk gibi dizilip halaya durmakta bir saniye kaybetmez. Suçlar anne etrafına coşkuyla biriktirilirken; evin direği, masanın başı, yemeğin eti, saygı ve hürmet ile her daim kayrılan “Baba” çocuk yetiştirmekten azade sorumsuz dünyasında; dilediğince hovarda olabilir, çünkü elinin kiridir. İşten yorgun geldiği için pek tabi öfkeli olabilir! Disiplin amacıyla dayak atabilir. Zavallıcık evine ekmek getiremediğinden ve “karı dırdırından” cinnet getirip ailesini kırt kırt kesebilir, hakkıdır – ki zaten onu da annesi yetiştirmedi mi? Yetiştirememiş demek ki! Böyle sonsuz bir döngüdür gider. Annelerin çocuk yetiştirmedeki beceriksizliği toplumun bütün katmanlarının birleştiren muazzam bir argüman olarak tarafları rahatlatır. Peki gerçekten böyle midir? Toplumun işlediği ve işleyeceği bütün günahlar insan yavrusunu bedeninde büyütüp doğurdu diye anneye mi yüklenmelidir? Annenin diğer adı şamar oğlanı mıdır?

            Herkesin bildiği ve saat saat çeşitli vukuatlarla tecrübe ettiği gibi şu gördüğünüz toplum kanırttırırcasına ataerkildir. Bu toplumda kadınlar ancak birilerinin eşi ve kimilerinin annesi olunca makbul sayılırlar. Başıboş dolaşmaları, bir erkeğin mülkü olmamaları kabul edilemez. Evcil bir hayvan gibi sahiplenilip, ekmek verince terlik getirmeleri beklenilir. Kadının bu sistem içinde çıkabileceği en yüksek makam annelik olarak empoze edilmiştir ama o makam süslü laflarla pohpohlanışının, ayak tabanına cennet koyup kut kut kutsanışının aksine bu kusursuz tasarlanmış matrix’de ancak bir host, bir solucan deliği, bir kuluçka makinesi ile eşdeğerdir. Daha doğar doğmaz sistemin çarkına düşmüş, eline bebek, kepçe, tığ, iğne, leğen, mandal tutturularak annelik çalıştırılmış, duygularından çok bebek yapacağı rahmi ile ilgilenilmiş, olması istenen kişi olana dek afillice biçimlendirilmiş bir çalışmadır anne. Havadan düşmedi, ağaçtan toplanmadı, profesyonel bir laboratuvarda geliştirilip her eve bir adet gönderilmedi. Devletin böyle bir hizmeti yok herkes kendi annesini kendi yapıyor. Ve bu anne yapma düzeneği de gayet iyi bildiğiniz gibi erkek egemen sistemin üstünüze afiyet kokuşmuş taşaklarına bağlı. O sistem bir çocuk nasıl peydahlansın isterse çocuklar öyle peydahlanır, ne şekil büyüsün isterse o şekil büyür. Kimler hangi cinsiyeti seçecek, kimler hangi rollere bürünecek, kimler hangi suçlardan cezalandırılacak hepsi ezelden belirlidir. Böyle bir toplumda annenin çocuğu üzerindeki etkisi, bebeği erkeğin arzuladığı cinsiyette doğuramadığı için öldürülmesine kadar sıfırlanmıştır. Kendi soyadını kendi doğurduğu çocuğa vermesi çocuğun babanın mülkü olarak görünmesi yüzünden mümkün olmamış, bütün fiziksel cefayı çeken taraf olduğu halde soyun ondan sürmesi söz konusu dahi edilmemiştir.

         Anneler bu toplumun ürünlerinden biridir evet, erilliği benimsemiş, erkek yancılığının konforlu kuytularına sığınıp öteki kadınlara hayatı dar etmiş kadınlar da sağda solda bolcana. O yancı kadınlar erkek egemen sistem tarafından köleleştirildiklerini anlamadığı gibi o sisteme yeni köleler yaratması için destek vermeye devam ederler. Kölelik zamanlarında köleliği sona erip kendi de çiftlik sahibi olan siyahilerin, hala köle olan Afrikalı akrabalarına beyaz efendilerinden daha katı davrandığı gözlenmiştir. Ezilenlerin kendinden olana karşı öfkesi bir nevi ezilmişliğin dışa vurumudur. Ezebildiği sürece ezilenlerden uzaklaşacağını zanneder. Ötekilere devamlı kötü derse efendileri onlara iyi diyecektir. Kısacası iddiam eril kadınlar olmadığı iddiası değil bilakis var olduklarını ama onları yaratanın erkek egemen kültürü olduğunu izah etmek. Sonucunda da neden bütün faturanın bataklığa değil de sivrisineğe kesildiğini sormak.

         Diyelim ki anne kendi istediği gibi çocuk yetiştirmek istese erkek çocuğuna Ayşe ismini verip etek giydirip sokağa salsa acaba kaç kişi annenin yetiştirme tercihine saygı duyardı? Yani kurgulanmış toplumsal cinsiyet rolleriyle büyütmese de cinsiyetini büyüyünce kendisi belirlesin dese o çocuğun hayatına kaçınız sıçmazdı? Sünnet ettirmese, kimliğinde din hanesini boş bıraksa, askere yollamasa? Bunlar sizde olumsuz duygular uyandırıyorsa eğer ortada annenin de uyması gereken tartışmasız bir yetiştirme şekli olduğunu kabul etmiş olursunuz. Daha bebeğinin ismini koyarken bile burun sokulan, altını bezlemesinden, emzirmesine, giydirdiği renklerden, oynattığı oyuncaklara her konuda müdahale edilmesi adet olan bir dünyadan söz ediyoruz. Çocuk sadece evde yetişen bir varlık olsaydı belki çocuğu meydana getiren iki kişiden biri olan anneye ( diğerine baba deniyor, insanın erkek olanı. çocuk çoğunlukla onunla birlikte yapılıyor ve ağzı, dili, eli falan genelde var. çocuk yetiştirebilir gibi görünüyor) yüklüce bir fatura çıkarılabilirdi ama lakin ki öyle değildir. Çocuk doğduğu an egemen kültürün malıdır artık. İlla belirli iki cinsiyetten biri seçilmeli. Erkekse mavi giydirilmeli, ucundan alınınca ne hikmetse daha da bir erkek oluverdiren çükü sık sık fotograflanmalı, kız gibi ağlamamalı, kız gibi yürümemeli, kız gibi evde oturmamalı, sokakta kavga çıkartmalı. Kızsa pembe giydirilmeli, kukusu görünmez olmalı, yüksekten atlamamalı, sokağa çok çıkmamalı, sessiz olmalı, kavga etmemeli, misafirden saklanan toz gibi mütemadiyen paspasın altına süpürülmeli. Bunları anneler belirlemedi, belirlemez, hazır paket olarak kafasına atılır. Karşı çıkanın karşısına da ihtiyarladıkça semiren gelenek çıkar, görenek çıkar, hacı hoca tövbestafirullahhh çeker, bakkal çakkal cık cıklar, muhtar fiştekler. Pişman olursun ama kürtaj için çok geçtir. Ki zaten kürtaj olan anne de “NE BİÇİM BİR ANNEDİR?!!!”

         Mahalle baskısıyla zor bela okula kadar gelen bebeyi bu kez de müfredat çitilemeye başlar. Çocuğu bu ülkede okula başlayan herkes okul kitaplarındaki görsellerin yıllardır cinsiyetçi, ırkçı ve dinci anlayışla hazırlanmış olduğunu bilir. Anneyi mutfakta bulaşık yıkarken, kız çocuğunu ona yardım ederken, babayı gazete okuyup, erkek kardeşi halıda araba sürerken gösteren görselleri kendim çizmiş kadar çok görmüş, evin reisi babadır cümlesini adımdan çok duymuşumdur. Okul eğitiminin bütün aşamalarında öğretmenler ve müfredat eliyle çocuğa cinsiyeti milyonlarca kez hatırlatılır ( dileyen egemenin eğitim anlayışını görmek için bunindirip kendini kesebilir) Erkekse ADAM gibi olması kızsa kız gibi “divrinmisi” istenir. O okulların kara tahtalarına cinsiyetinin türüne göre üstünlüğün, öteki cinsiyete yapabileceklerin, hakların ve görevlerin, bilimden, sanattan daha çok yazılmıştır. Ben bu yazıyı yazarken bir ilköğretim okulunun tiyatro festivalinde “Babasını berberle aldattığı için annesini vuran” çocuğun hikayesi sahneleniyordu. Okul biter askerlik gelir ki askerliğin bir erkeğin cinsiyet kimliği üzerindeki dezenformasyonu, insanlığına attığı sert kesikler tanımı yapılamayacak kadar ürkütücü boyutlardadır. Ve konu her zaman erkekliğe bir adım bir adım daha atmaktır. İş hayatıydı, boktu püsürdü derken kimlikler kemikleşmiş, annenin kendince kurduğu cılız hükümranlığında başından beri uygulamaya çalıştığı öğretiler artık değersiz bir anne duygusallığına, aman işte kadın dırdırına indirgenmiştir çoktan. Annem bütün egitimsizligine rağmen misal abimin piyano çalmasını falan hayal ederdi ama abim gitti Taliban’a katıldı, bunu nasıl yorumlamak lazım? Egitimsizi geçtim anne dilerse eğitimli, vizyoner, modern hayatın imkanlarında yüzen kadınlardan olsun, çocuklarının başına cinsel yöneliminden, dini inancından ve ırkından dolayı bir şey geleceği korkusuyla onların çoğunluğa karışıp görünmez olmasını bile arzular. Çünkü bilir ki eşcinsel olduğunu, ermeni olduğunu,  alevi olduğunu, dinsiz olduğunu saklamayanları bu ülkede ölüm bekler.

         Göz açıp kapayıncaya kadar o çocuklar büyür ve sanki bütün hatalarının sebebi oymuş gibi annelerine sövmeye başlarlar. Annelerin çok küfür ettiğini duymayız ama erkekler, özellikle futbol maçlarında analı bacılı küfürlerin birini koyup öbürünü alır. Karşı takımı kadına benzetirler, maçı almayı tecavüze. Kim öğretiyor onlara bunları? Evde annelerine pilavı lapa yaptı diye küfür eden ve seks yapmayı reddetti diye dayak atan babalarından öğrenmiş olmasınlar? Ergenliğe girince oğlum milli olacak diye elinden tutup geneleve götüren ve bu şekilde seksi kadınların erkeğe verdiği bir hizmet olarak öğreten de anneler değil. Erkek genelevleri vardı da bizi mi götürmediler? Savaşları başlatan, kafa kesen, hayvan kesen, çük kesen velhasıl her şeyi kesen bilin bakalım kim? Sokaklarda kadınları taciz eden, otobüslerde fortlayan, evlerine kadar girip tecavüz edip öldürenler de erkekler ve bunları yaptıkları için anneleri onları tebrik etmiyor. Yalanı azaltın ve Türk filmlerine biraz ara verin. Şu, kadınların yalnızca “başrol erkeğin dayak yedikçe mutlu olan sevgilisi” olabildiği Yeşilçam filmlerine.

           Kadının acınası muamelelerle endüstriyel anneliğe sürüklenişini izleyip hala “her şey annesinin suçu” çıkarımında takılı kalanların derdi “o kadar şey öğrettik daha niye hata yapıyor” pişkinliği ve erkek egemen sistemle suç ortaklığıdır bana göre. Yeterince iyi olmadığı için sokak ortalarında 40 yerinden bıçaklanan her kadın cinayetinde parmak iziniz bulunuyor. Ömrünün her saniyesini anneliğin ne kutsal, aman aşırı mübarek, ayaklarının altı cennet, üstü mabed, yanı kümbet dersleriyle geçirip anneliği vazgeçilemez bir sonuç olarak içselleştirip insan kimliğinin dahi önüne geçirmiş birinin kendi istediği gibi çocuk yetiştirebileceğini düşünenler toplum mühendisliği nedir bilmeyen, içinde bulunduğu sistemin kurallarını anlamaktan aciz ahmaklardır. Bir anneden ne boyutta bir organizmayı kündeye getirmesini bekliyorsun farkında mısın acaba sen sayın sorunların temelini şıp diye gören konformist budala? Yapay kutsallıklara boğduğunuz anneler götünüzün temizliğini siz onlara küfür etmeye başladığınız gün bıraktı. 3 yıl bokunuzu altınızdan aldık diye ömür boyu temizlememizi beklemeniz mantıklı mı sizce? Gidin biraz da babanıza temizletin be

pulbiber dergi şubat sayısında yayınlandı

 

Bi arkadaşa bakıp çıkıyorum

     Uzun zaman ara verince nasıl başlanır bilirsin “bloguma uzun zamandır yazmıyordum bir uğrayayım dedim, özlemişim…” falan filan. İşin açığı ÖZLEMEDİM. Çünkü çok işim var anlıyor musun? Meşgul bir insanım ben. Bir bakmışın hacettepe hastanesi koridorlarında psikolojisi iyiden iyiye bozulmuş annemi nöroloji servisine doğru sürüklüyorum, bir bakmışın bir köyde hasta bir teyzenin altını bezliyorum, bir bakmışın dükkana mal indiriyor, bir bakmışın aşırı şekilde “BİR” kullandığım bir blog yazısı yazıyorum. Benim için en son sırada her hangi bir yere yazı yazmak var artık. Keşke böyle olmasaydı ama hayatta hiçbir şey biz istediğimiz için olmuyor. Git ve mücadele et, git ve onu al, bir şeyi çok istiyorsan olur gibi yaşam koçumsu aforizmalara siktir çekeli yıllar yıllar oldu. Bu kalıpları artık sadece aşkım kapışmak kullanıyor, bir de sabah programlarındaki evlilik danışmanları.  Artık biliyorum ki hayat bizim dışımızda ilerlerken bizi de yanında sürükleyen bir hoyrat yel. “Şansa inanmıyorum başarımın sırrı çok çalışmak” diyenlerin de yüzüne ossurayım afedersin. Şans, nüfuz, kankacılık ve bol para, bol baba parası olmadan başarıyı götüme çalışarak kazanırsın afedersin. Gel buna da çalış gel.

     Lafımızı koyduktan sonra gelelim sadede. Bloga artık yazmayı sevmiyorum, çünkü blogumun google tarafından kapatılmış olması gururuma dokunuyor. Gururlu bir insanım ben. Boş zamanlarımda gözlerimi kısarak göğe bakarım. Bir blogu iki götü boklu şerefsiz dallama “porno içerikli” şikayetinden bulundu diye, gerçekliğine bakmaksızın banlamak ve açılması için hiç bir yol göstermemek haksızlık ve ben bu haksızlığı hazmedemiyorum. Google benim gözümde faşist bir oluşum artık. Ben yıllarca sömürüp sömürüp sonra beni kendi blogum hakkında söz söyleme hakkından mahrum eden bir sisteme daha fazla emek vermek istemiyorum. Başka bir blog hizmetinde yepyeni bir blog açıp devam etmek daha iyi olacak. Bilmiyorum şimdilik böyle hissediyorum… (yinebengeldimpislikgoogle.blogspot.com diye blog açtı)

    Bu arada ben, çoğunlukla kadın gündemini işleyen ama feminist denmeyecek Pulbiber Dergi  de yazmaya başladım. Daha önce Lemanyak dergide yazdığımı söylemiştim, iki yazı sonra mizah dergilerinin bana göre olmadığını kanaat getirip yazmayı bıraktım. Kendim bıraktım. Ben mizah yazarı değilim, kendimce dertlerim var ve bu dertleri mütemadiyen hahaha hihihi diye anlatmanın da bir sınırı oluyormuş. Zaman aşımına uğratamadığım dertler böğrüme oturuyormuş da ivil ivil çürütüyormuş böğürcüklerimi. Geçmişi, artık bir mazi olunca gülümseyerek hatırlamak güzel de şimdi nasıl gülümsemeli? Öte yandan dergide yeterince ciddiye alınmadığımı düşündüm. Yıllar içinde kişiliğime gittikçe daha çok yerleştiğini fark ettiğim bir ciddiye alınma arzusu, saygınlık ve fikrimin sorulması beklentisi var. Sanırım yaşla alakalı olarak artık sorumsuzluğa, emrivakiye ve ciddiyetsizliğe tahammül azalıyor. Ergen yetişkinler görecek yerlerim ağrıyor.

   Dergide ne üzerine yazdığıma gelince. Benim geçmişle ilgili takıntılarım blogu az çok gözden geçiren herkesin malumu. Geçmişi eleştirmekten kurtulmam ancak mezara girince mümkün olacak. Gerçi mezarlar için de çeşitli eleştirilerim var ama neyse. Bu nedenle yine geçmişim,  ailem, çocukluğum, kadınlar, erkekler, evlilikler, gelenekler gibi konuları yazmak istiyorum (Kaplumbağalar, düdüklü tencereler ve atmosfer gazları hakkında yazmadığım için bazılarından özür dilerim. ANLAYANA…) köşemin adını da “Avratname” eyledim.. Umarım benim için uzun soluklu olur. En azından böyle ara sıra sakin sakin yazmaya devam etmek beni yazmaya küsmekten kurtarıyor. Onun dışında 3.kitabım için de araştırmalara başladım, haftaya finlandiya’ya gidip kitabımın geçeceği mekanları göreceğknfdkjfdjk Şaka şaka ne araştırması ne finlandiyası be oha! şu an yozgat’ın bir köyünde kahrol rusya al sana kerpiç! diyerek kepiç yakıyorum. Gününü göreceksin rusya! seni domatese limona muhtaç edeceğiz! Kitabımın mekanı yazık ki, bu şartlar altında en fazla tandırlık olabilir, ismi de yozgat ve güzel eşşekleri. Kader işte. Biz de böyle bi tezeneyiz

 

Bu da dergiye yazdığım ilk yazıdan

          Ne şehirli ne de köylü olabilmiş, birine gönül verse ötekinin hatırı kalan bir yerde büyüdüğüm için insanların her iki tarafa da uyum sağlamak isterken düştükleri ucubeliklere, tutarsızlık ve şapşallıklara  yakından şahit oldum. Tabi bana göre şapşallık olan kimine göre ahlaksızlıktı o ayrı. Özellikle kadınların, içlerinden gelenlerle etraftakilerin beklentileri arasında git gelden yoruldukları, şekilden şekle girdikleri, sürü sepet yalana bulaşıp bedeller ödedikleri nice sahneye rast geldim. Evdeki dede, baba ve öteki pok püsür erkek tayfası kızların başı örtülü olsun, önlerine dakkada aş ekmek koysun, evden çıkar çıkmaz ölsün falan isterdi. Anne, kızı iyi bir kocaya varsın yerini yurdunu bilsin diye dualar ederdi. Komşular ahlaksız olduğu ortaya çıksın da kendi kızları namusta bir adım öne geçsin diye pusuda bekleşirdi.  İş yerindekiler “ıyyyh geldi yine şu varoş der” üstünün başının derme çatma o özenti hallerine tısır tısır gülerlerdi. Mahallenin bakkalı, manavı, overlokcusu hepsi çok elzem gibi bir pürüz arardı dişi bedende.  Acaba kırıtarak mı yürüyordu? Eteği azıcık kısa mıydı? çorap mıydı ten miydi? Dudağı boyalı mıydı kendi rengi mi? Nasıl da kokuttu geçti karı hangi parfümdü kullandığı? İş mi attı lan o manavın çırağına? Çırak mı ona? Yoksa bahçıvan mı uşağa?  Osman! mahallenin kızına yan bakma sıçarım babayın çanağına! Salıversen yırtıcı kerkenezlere dönüşecek kadın kısmını piksel piksel rötüşleyerek titrek güvercinlere çeviriyorlardı.  Neyse ki hepsini değil.

Bazı kadınlar toplumun ikiyüzlü zeminini bulmuş üstünde arjantinli topçu kıvraklığında top çeviriyordu çok şükür. Onlara görmek istediklerini fazla fazla veriyor, görmek istemediklerinin zırnığını dahi göstermiyorlardı. Bu oldukça zor bir mesaiydi lakin insanca yaşamak için onların da pek sevdiği gibi ikiyüzlü olmaktan başka seçenek kalmamıştı.  Ne görmek istiyorlardı? Ezikliğe verilen titrler, kadına kesim edepler, hanım hanımcık musturluklar, kırılgan duruşlar, şekilli mahcubiyetler, öteki kadınlarla hamaratlık tokuşturmacalar, içindeki zarı yalnızca nikahlı erkeğine deldiren yalandan kutsanmış bedenler. Ne görmek istemiyorlardı?  Sokaklarda kahkaha atan, açık saçık giyinen, yüzüne boyalar çalan, erkeklerle konuşan, eve geç saatlerde dönen, okuyan ve çalışan oynaklar! Orospularrrr!! Görmek istemiyorlarsa biz de göstermeyiz dedi ve şelale gibi devinen arzularını yer altına indirdiler. O kendinden gardiyanlar neler kaçırdıklarını bilseler tüm yasakları yasaklarlardı.  Bu sahtekar, taklacı güvercinler içinde ablalarım da vardı, komşu kızları da, yakın ve uzak akrabalar da. Üstünüze afiyet ben de.

Taşranın çöp kokan çamurlu sokakları gündüzleri şehir merkezine doğru gitmiş anne topuklu ayakkabı izleri ile dolarken, geceleri dönüşe geçmiş tek tük ince topuklu ayakkabı izlerine şahit olurdu. Bir noktada izler kesilir yerini yeniden makbul topuk izleri alırdı. Tren raylarının etrafındaki yıkıntılarda alelacele kıyafetler değişirdi.  Basma etekler poşetlere girer, ucuz pespaye kumaşlardan dikilmiş rutubet kokan ahlaksız elbiseler giyilirdi. Bazen o taşların arasından unutulmuş anne penyeleri, tokalı terlikler bulunurdu da “bu dilencilere bir daha üst baş vermeyin bak gene tren yolunun oraya atmışlar” diye yorumlardı mahallenin dekoder emmileri.

Sevinç abla, bir mevlüt evinde hacı babasının dört dörtlük kızı olarak övüldüğünün akşamı bizim evde çantasındaki prezervatifi gösteriyordu. Hayatımda ilk gördüğüm kaputtu, şişirdik şişirdik güldük. 1 yıldır işe giderken başına bir eşarp bağlıyor Mamak sınırlarından çıkar çıkmaz röfleli güzel saçlarını bayrak gibi dalgalandırıyordu. Özgürlüğün sarı bayrağı. Kimse de demiyordu ki bu kız kendine bir yıldır niye yeni bir eşarp almıyor. Kocası hapiste olan Firdevs abla evine erkek olarak babamı alıyordu. Gerçi babam neredeyse gözüne kestirdiği her kocasız kadının evine girmenin bir yolunu bulurdu. Kadının biri onu bacağından vurunca ancak kendinin de bir evi olduğunu hatırlamıştı. Annem makbul kadındı, erkeğin elinin kiri dedi sustu oturdu. Neyse bu konulara ilerde bildiğim bütün küfürlerle beraber dönerim. Amcamın kızı kuran kursuna gidiyorum diye Cebeci’deki sevgilisiyle buluşmaya giderdi. Tren raylarında beraber soyunurduk. Mutluyduk. Ülkü, annesi Yasin toplantılarında, hayatında hiç deniz görmemiş Ankaralı kadınlara “denize girmeyin hemşireler, denizlerde erkek vücutlarının suları var haramdır haram” diye fetva verirken 3. kürtajını oluyordu. Ben, duvarında kabe manzaralı kilim asılı hacı yağı kokan odamızda masturbasyon yapıyor, çin’deki adamları bile işletecek kadar telefon sapıklığında kademe atlıyordum. Ergün’ün çükünü kendi vajinamdan çok görmüştüm. Uğur’la yatmayı düşündüğümde 8 yaşındaydım. Aldatmayı düşündüğümde 9 

Bizim kokuşuk düzene kafa tutan küçük oynak dünyamız, karda açan öğsüz oğlanımız. Evet, herkes gırtlağına kadar yalana batmıştı, hepimiz hemen  yarım metre aşağıda bacağımızın arasında duran cinsel zımbırtıların hazzına ancak gayrı meşru yollarla dolaylı yollardan ulaşabiliyorduk, herkes bi ötekinin götünün çanağındaki benden,  etek boyunu bırak apış arasının kıl boyundan haberliydi  ama bilmiyormuş gibi yapmakla sözleşmiştik. Dendiği gibi “gerçekler dayanılmaz olduğu zaman herkes yalana sarılır”dı. Bu iyi bir durum demek mümkün değil fakat kötü bir durum da sayılmazdı. Kendi içinde heyecanlı, ateşli ve maceralı. Ama dışarıdan bakınca sanırım baya çirkince bir şey. Bir yalan imparatorluğu,  mide bulandıran devasa ahlak piyesi. Keşke olmasaydı lakin olan oldu.

 

Bir gün bir yerde belki de aynı yerde yine görüşeceğiz. Sevgii

Kim bilir orada ne yapıyorumdur

     

               *İş arkadaşımın kocasının tacizleri yüzünden çelişkili günler geçiriyorum. Aslında bu taciz konusu da ince iş, ne taciz ne değil iyi belirlenmesi gerekiyor. Bazen arkadaşımızın aramızdaki hukuka güvenerek yaptığı cinsel göndermeli şakalaşma veya tanıdığımız erkeğin bize iltifatı da olabilir. Tanımadığımız erkekler de bize iltifat edebilir elbette, ama onun da bir zamanı, yeri, üslubu ve oranı olmalı. Sanırım “kadın durumdan rahatsızsa tacizdir” demek yeterli olur. Yeni evlendi arkadaşım. Birbirlerine olan aşkları gıpta edilecek cinsten. Arkadaşım; kocası mağazanın kapısından girince bile koşarak sarılan, elleriyle yemek yediren, kıskanmasın diye ne istiyorsa giyen, nereye istemiyorsa gitmeyen delice aşık bir kadın. İlk evlendiklerinde beraber yaptığımız bir muhabbette siyasi görüşüm yüzünden adam bana ufaktan kıl olmuştu. İşçi partili, facebook kapak resminde “her türk asker doğar” yazan, kolunda Atatürk dövmesi olan ve en sevdiği yazar Yılmaz Özdil olan biri, vicdani redçi, kürtleri savunan, oyunu HDP ye verdiğini söyleyen bana elbette gıcık olmalıydı. Aramızda günlerce siyasi tartışmalar döndü. Daha doğrusu ben onun görüşlerini hiç bir şekilde eleştirmedim o benimkileri beğenmemişti ve ben günlerce kendi fikirlerimi savunmakla uğraşıp durdum. Gerçi her türk asker doğar fikrine azcık atar yaptım yalan değil. İşçi partisi de ne bileyim biraz şey.  Fakat ne olduysa son bir kaç aydır bana karşı tavırları yumuşadı ve tam tersine dönüştü. Eşinin yanında iltifatlar yağdırıp evlerine davet etmeye başladı. Facebook hesabım olmamasına kızdı, telefonuma numarasını kaydedip, saçlarım kızıl olursa daha seksi olacağımı ekledi. Bütün bunları arkadaşımın yanında yapmasından “bunlar normal herhalde lan, baksana karısının yanında diyo” diyerek yadırgamadım. Fakat ben evdeyken, gece geç saatlerde arayıp “sizin o tarafa geliyorum bak bakiim oralarda park yeri var mı demesi” de yadırganmayacak gibi değildi. Park yeri araması değil, gece araması. Bunları da normal olarak kabul ettim. Belki gerçekten işi vardı bu tarafta ne biliyim. Dükkanın arka tarafında ben üstümü değiştirirken içeri “canıııım” diye dalmasını bile normal kabul ettim. Kıyafetlerimi götümü başımı dakikalarca süzüp, ben yakalayınca “ne biçim bi tarzın var ya, ne şimdi ne bu bunlar bu” gibi kekelemeler yaşamasını da önemsemedim.  Fakat geçen gün dükkanda yanında getirdiği ruju dudaklarıma sürmek isteyince nihayet jetonum düştü. Kırmızı ruj bana yakışmaz ki bir kere? Şimdi kara kara düşünüyorum işi mi bıraksam yoksa ikisini karşıma alıp “arkadaşlar grup mu yapmak istiyoruz?” diye sorsam mı? Ben zaten bu konularda biraz meşrebi geniş biriyim. Belki de babam yanımızda anneme içine girmeli türküler söylediğinden olabilir. Pek kafam basmıyor taciz durumlarına. Her halde afedersin sikmeye kalkarsa ancak “haaa eveeet bu taciz bence” diyeceğim görünen o.

          *Seçimler yaklaşırken yine AKP seçmeni hakkında koyundur, makarnacıdır, kömürcüdür muhabbeti sıklaştı. Hiç hoşlanmıyorum bu tarz sınıflamalardan. AKP’lilerin keMAL :))) esprileri ne kadar komikse, koyun fotografı koyup AKseçmen😉 yazmak o kadar komik.  Biliyorum bu bir yoksul aşağılaması değil, ufak tefek hediyelere tav olup oy verilmesine bir eleştiri ama maalesef gerçekçi bir eleştiri değil. CHP veya diğer partiler de benzer dağıtımlar yapıyor, önceki seçimde CHP paketlere ekstra olarak türk kahvesi eklemişti ama yine seçilemedi. Demek ki kahve bayatmış. Bunda kötü bir şey görmüyorum hatta çok lazım bir şey bence. Anadolu’daki soba ve kış sefaletini yerinde yaşayan biri olarak diyebilirim ki bir miktar kömürle kalbimi rahatlıkla çalabilirsiniz. Hele 10 torba kömüre saçımı kızıla boyatıp dudağıma kırmızı ruj bile sürdürtürüm. Ve fakat olayın iç yüzü hediyeye oy vermek bile değil benim canım. Daha derin ve daha anlaşılmaz şeyler yaşanıyor oralarda. İflah olmaz bir AKP’li olan ve tayyib’in daşşaklarını yiyip bokunu avuçlarım demeden güne başlamayan babam üzerinde yaptığım araştırmalar sonucunda diyebilirim ki olay tahminimizden daha büyük bir cehalet. Öyle aaa o kadar tape dinlediler, hırsızlığı gördüler, yalanları bir bir çıktı ama hala AKP’ye oy veriliyor demek ki ekonomi batınca anlayacaklar vs. demeyin. Öyle bir şey asla olmayacak. Babama göre “Kabataş yalanını Bahçeli söyledi, gezi bir filmdi filmden sahneler gösterip sanki olay varmış gibi göstertildi, Halkbankası CEHAPE’nin o paralar da gılışdar’ın bir zamanlar SSK’dan çaldığı paralar AKP bulmasaydı ülke batmıştı,  hala ahır halinde duran bin cami varmış AKP hepsini tek tek bulup temizliyormuş, Aksaray o kadar da büyük değil mercekle büyütüp göstertiyorlar,  Tayyip Erdovan gerçekte Abdulkadir Geylani ama söylemiyor, Muhsin Yazıcıoğlu’nu gılışdar öldürmüş, Ali İsmail’i Bahçeli,  AKP giderse müslümanlık kaldırılacak, tape ney?….” Evet bunlar babamın söylediklerinden aklımda kalanlar, unutmak için mazotla isotu karıştırıp sabah üç bardak akşam üç bardak içiyorum
*Yazın hayatımda da gelişmeler oluyor ama ben iyice içine kapandım bu konuda, kimseyle paylaşasım gelmiyor. “artık şeyde yazmay…. yeni kita…. benim bir öykü….” diye başladığım bir milyon cümleyi yazarken sildim. Her taraf taslak ve şablon doldu. Esasen internetten ve özellikle içinde debelendiği –twitır, akp, ortadoğu, hocanın biri gene şunu demiş, havuz medyada çıkan yazı– döngüsünden kuskuntu geldi. Akp’den nefret ettiğim kadar, muhalefet için o taraftan tiplerin ağzına bakar olma muhalifliğinden de nefret ediyorum. Bunları görmemek için internetten uzak duruyorum ama bu kez de gündemden o kadar uzağa düşüyorum ki babam gibi “hepisi gılışdarın suçu hepisi” diyen biri olma ihtimalim kuvvetleniyor. Velhasıl ara sıra okumam ve yazmam gerekiyor. Son olarak Lemanyak dergisinde yazmaya başladım. Umarım devam ederim, bilmiyorum. Mizah dergileri bende biraz sabıkalı 

*Blogumu birileri kıskanıp (a.k.a herkesin derdi ben olmuşum demek ki zamanında iyi koymuşum...) google’a ispitlediği için içerik uyarısı veriyor. bir iki yere yazdım ama bu meseleyi düzeltemiyorum, hala bana “yetişkin içeriğiniz varsa demek...” cevabı veriyorlar. Yetişkin içerik ne lan? Koyacam orta yere üstünde AL İÇERİK yazan kıllı taşşak görseli o olacak. Google’ın böyle bir handikabı var, şikayet edebiliyorsun ama şikayeti düzeltemiyorsun. Sana biri PORNOCU OROSPU ŞEREFSİZ OĞLU ŞEREFSİZ GAVATI diyebilir, mahkemeye verip hapse attırabilir. Kuzu kuzu o hapsini yatıcan. Herifler mükemmel sistem yapmışlar. Ülkemize de uyumlu. diktalık forevır < 3

bitti..

Cinsel saldırılarda yanlışlar ve doğrular

 

   Özgecan’ın “bahane” bırakmayan katli toplumu derinden sarstı. Belki de bazılarını sarsan asıl şey Özgecan’ı yeterince günahkar bulamamaktı. “Masum kendi halinde bir kızcağız” diye şaşırıp şaşırıp kalmalar da bundandı biraz. Çünkü bizler alışmış olduğumuz üzere faturayı; zanlısından, ailesine, polisinden, hakimine olağanüstü bir çabayla ve hızla tacize ve tecavüze uğramış kadına keseriz. Aranmıştır, kaşınmıştır, zemin hazırlamıştır. Yaptığımızın, insanın yaşam hürriyetine, özgürlüğüne ve hatta kendi özgürlüğümüze ket vuracağını, bizi yavaş yavaş karanlık, hareket etme alanı belki ancak üç adım olan bir kuyuya sürükleyeceğini bile bile arsız bir cüretle “o da kim bilir ne yapmıştır” ı sarf ederiz. Yüzümüz kızarmaz, empati bilmez, sonra bizim veya sevdiklerimizin başına gelme ihtimalini düşünmeyiz bile. Çünkü zaten bizim başımıza assslaaa gelmez. Ahlaklıyız, namusluyuz, edepliyiz, önümüze bakarak yürürüz, errrkek gibi kadınlarız, evlenilecek aile kızlarıyız, eteklerimiz uzun, pantolonlarımız bol, kazaklarımız boğazlı, eşcinsel sapıklar değiliz, ee orospu da değiliz bize kimse zarar vermez. Erkekler bizi sever, adam gibi adamlarımız bizim gibi hanım hanımcıklara saygı duyar, paşalarımız aslan parçalarımız yalnızca kötülere saldırır.  Ama ne oldu Özgecan yıktı mı bütün ezberlerinizi? Su testisi su yolunda kırılmadı mı yoksa? Vicdanınız suya düşmüş sıçan gibi ciyak ciyak ötüyor susturamıyorsunuz değil mi? Umarım hayat boyu kulaklarınızdan gitmez o ses.

   Bir kaç yıl önce cinsel saldırılarla ilgili bir araştırma yapıyorduk. Çok severek destek verdiğim bir proje başlatmıştık ama yeterince destek bulamayınca ve zamansızlıktan aksadı gitti. Yaymak için aşağıdaki maddeleri hazırlamıştık. Cinsel saldırılarla ilgili bilinen yanlış mitler ve doğruları. Umarım Özgecan’ın yaşattığı acı bittikten sonra da duyarlılığınızı, yüzleşmelerinizi kaybetmez aşağıdaki gerçekleri aklınızda tutarsınız.


YANLIŞ:  Cinsel saldırı cinsel açlık çeken erkekler tarafından işlenen bir suçtur. 
DOĞRU:  Cinsel saldırı sıradan, normal davranışlarda ki erkekler tarafından daha fazla işlenmektedir.


YANLIŞ:  Cinsel saldırı genelliklle bir sokak veya park yeri gibi karanlık, izole yerlerde oluşur.
 DOĞRU: Çoğu cinsel saldırı evlerde ya da araç içlerinde meydana gelmiştir.

YANLIŞ:  Kadınlar “HAYIR” dediklerinde aslında “EVET”i ima etmektedir. 
DOĞRU: Hayır, hayır demektir. Bir kadın hayır diyorsa ve siz baskı, zorlama veya herhangi bir cinsel ilişkiye onu zorluyorsanız bu tam anlamıyla cinsel saldırıdır. Tüm kadınlar hayır veya evet deme hakkına ve kararlarına saygı hakkına sahiptir.

YANLIŞ:  Bir adam bir kadını yemeğe götürüyor ve onun için harcama yapıyorsa kadın karşılığında o erkeğe seks borçludur.
 DOĞRU: Seks bir ödeme şekli değildir.

YANLIŞ:  Sadece kadınlar cinsel tacize uğrar. 
DOĞRU: Erkekler de cinsel tacize uğramaktadır. Raporlu cinsel saldırıların % 10’u erkek şikayetleridir ve faili yine erkektir.


YANLIŞ:  Dar ya da mini giysiler giyen kadınlar “seks yapmaya hazırım” demektedir. 
DOĞRU: İnsanlar ne isterse giyme hakkına sahiptir. Bu cinsel saldırı ve cinsel taciz için davetiye değildir.


YANLIŞ:  Cinsel saldırı kurbanlarının çoğu, en azından bir kısmı saldırıdan sorumludur. 
DOĞRU: Kurbanı suçlamak suça davetiyedir. Failin suçu yüzde 100’dür.


YANLIŞ:  Seks ticareti yapan kadınlara uygulanan davranışlar cinsel saldırı sayılmaz 
DOĞRU: Tüm diğer kadınlar gibi fahişe, dansçı, pornografide çalışan kadınların cinsel eyleme zorlanması cinsel saldırıdır.


YANLIŞ:  Bir kadın eşiyle birkaç ay önce olmuşsa, artık eşinin ondan seks isteme hakkı doğar.
DOĞRU: Seks zamanını belirlemek çiftlerden herhangi birinin kararı değildir. Ne zaman olacağına çiftler karşılıklı karar verir. Uzun seks aralıkları kadının cinsel ilişkiye  zorlanması hakkını doğurmaz.


YANLIŞ:  Cinsel saldırıya uğrayan erkekler eşcinseldir.
 DOĞRU: Hem hetero hem de eşcinsel erkekler cinsel saldırıya uğrayabilir. Cinsel taciz failleri kurbanının cinsel seçimiyle ilgilenmez. Aynı zamanda failin de gay olması beklenemez. Tecavüz olaylarında hem erkek hem de kadına tecavüz eden erkek oranı % 95 tir.

YANLIŞ:  Bir kadın seks için olur verdikten sonra fikir değiştirme hakkı yoktur.
DOĞRU: Herkes, her zaman seks yapıp yapmamakla ilgili fikrini değiştirebilir.


YANLIŞ:  Bir erkeği tahrik edici davranışlarınla uyardıysan o seks mutlaka olmalıdır. 
DOĞRU: Bu kesinlikle doğru değildir. Erkeklerin uyarıldıktan sonra seks yapamadığı bir çok durum vardır. Partnerinizden gelen “inmezse kasık kanseri olurum” gibi bahaneler psikolojik şiddettir.


YANLIŞ:  Bazı kadınlar şiddet içeren seks yapmayı severler.
DOĞRU: Şiddet içeren fantezileri olsa bile bu zorla seks yapmayı sevdiği anlamı taşımaz.


YANLIŞ:  Erkekler tarafından cinsel saldırıya uğrayan kadınlar bütün erkeklerden nefret edip lezbiyen olur. 
DOĞRU: Cinsel saldırıya uğrayan bütün kadınlar lezbiyen oluyor ise dünya’da çok daha fazla lezbiyen olmalıydı, belki de tamamı.


YANLIŞ:  Uyuşturucu ve alkol cinsel saldırıya zemin hazırlar. 
DOĞRU: Uyuşturucu ve alkole cinsel saldırı olaylarında rastlanır ancak asla cinsel saldırı nedeni olmazlar. Onlar vardır ama bahane edilemezler.


YANLIŞ:  Sadece genç ve çekici kadınlara cinsel saldırı yapılır.
DOĞRU: Herhangi bir ırk, yaş, sınıf, din, kültür, fiziksel yetenek ve yaşam potansiyeli ayırmadan tüm kadınlar cinsel saldırı mağduru olmuştur.

YANLIŞ:  Saldırıya uğradım ama rapor almadım bu nedenle cinsel saldırı sayılmayabilir. 
DOĞRU: Kadında çürük, morluk yada yaralanma olmaması cinsel saldırı olmadığını göstermez. Cinsel saldırıya uğrayanların sadece% 10’u rapor almayı seçiyor. Rapor olmasa da mahkemeye gidin. 


Kaynak: http://www.avaloncentre.ca/

benzer bir yazı için http://uzuncorap.com/2015/02/19/tecavuz-hakkinda-vazgecmemiz-gereken-efsaneler/ 

Evleneyim mi medreseye mi gideyim?

     


   Sonbahar ayında Pursaklar’da oturan uzak akrabamızı ziyaret ettik. Pursaklar’ı bilen bilir İstanbul’un Fatih’i gibi dindar kesimin yoğun olduğu bir yer. Havası buram buram siyasal İslam kokar; çarşaflı, cübbeli, fesli, gugilikli ne ararsan bulunur.  Biz Mamaklılar ancak Pursaklar’a gidince  kendimizi Çankayalı hisseder, ilk defa bir semtin hiçbir şeyini beğenmeme hakkına kavuşuruz.  Neyse bir şeye hayırlı olsun mu diyecekmişiz, başka bir şeye Allah analı babalı büyütsün mü ne gittik işte. Evin kapısını çaldığımızda evin erkeği kapıyı hafifçe aralayıp mahremiyet durumumuzu tespit ettikten sonra gözlerini yere devirerek erkekleri içeri buyur etti, az sonra da evin hanımı gelip fısıltıyla biz kadınları davet etti.  Erkekler salona geçerken bizler dar bir koridordan geçip bir duvarında ranza, bir duvarında kanepe olan çocuk odamsı oturma odasına girdik. Ankara’nın kenar mahallelerinde yaşayan insanlar için haremlik selamlık oturma biçimi yabancı gelen bir durum değil. Şehrin her ilden yoğun göç alan karmaşık yapısı bizi her türlü insana, geleneğe, ritüele hazırlar. Karşılıklı olarak tüm farklılıklar birbirinden nefret ediyor olsa bile, alıştık.


    Biz oturur oturmaz içeri tepeden tırnağa ipekli, düğme bölümü boydan boya simli desenle süslü siyah ferace giymiş genç bir kadın girdi. Annemin elini öpüp bana doğru gülümseyerek hamle yapıp sımsıkı sarıldı ve“Siminya abla iyi ki geldin” dedi. Geri geri çekilip kimdi bu lan diye yeniden baktım. 3 yıl önce sokakta yerleri eşeleyen küçücük kız çocuğu karşımda tanımakta zorluk çektiğim bir kadın olarak duruyordu. Kilo almış, boy atmış ve yaş almıştı. Kafam karıştı.  Bu kadar kısa sürede bir çocuk nasıl bu denli kadınlaşmıştı?
 Annem, yengem ve evin hanımı oradan buradan konuşurken biz genç kızla -adına Rümeysa diyelim- onun odasına  geçip yatağının üstüne oturduk. Rümeysa beklemediğim kadar samimi ve sıcak davranıyor, omzuma, saçıma, dizlerime dokunarak sevgisini gösteriyordu. Ani yakınlığı “acaba o zaman hediye mi getirmiştim, güzel bir söz mü söylemiştim niye böyle oldu ki?” diye düşündürdü beni. Çay doldurmak için içeri giderken ardından baktım. Tiril tiril simsiyah feracesi uzun bedeninde muntazam ve  güzel görünüyordu ama bol robadan kesimi yaşından 15 yaş daha yaşlı görünmesine neden olmuştu. Esasında bu kadar tutucu bir ailede beklenilmeyecek bir giysi sayılmazdı, hatta o son görüşümde başında tülbentten derme çatma bağlanmış bir başörtüsü ile oynuyordu. Anladığım kadarıyla artan muhafazakar eğilim yüzünden ferace bu aralar dindar kesimde inanılmaz moda. Hatta yer yer ufaktan bir mahalle baskısına da getirdiğini sezdim. Giyim eşyası satan bir mağazada çalıştığım için insanların hangi giyeceklere ne amaçla ihtiyaç duyduğunu gözlemleme, hikayelerini bizzat ilk ağızdan dinleme şansım var.  Kızına modaya uygun kapüşonlu sportif ferace arayan anneler, hayatında ilk defa ferace alacak olan tedirginler, etrafındaki herkes giyince kendini onların arasında fazla renkli ve parçalı hissedip mecburen yönelenler hepsine denk geldim. Başı açık bir öğretmenin bile veliler hep feraceli diye ferace aradığını gördüm. Biz satmıyoruz ama patronum bu pazardan payını almayı, akarken doldurmayı düşünmüyor da değil.  Flash tv’de gördüğü, ve iyi para olduğunu çakozladığı kıble gösteren seccade, dua okuyan bardak, senin yerine tavaf eden hacı  gibi dini ürünlerin hepsinden getirtecek. Gay donlarını kaldırıp yerine onları dizeceğiz. Ticaret, zamanın ruhunu yakalamayı gerektiriyor.

   Rümeysa çay getirdi bize. Erkeklerin servisini babası, kadınların servisini Rümeysa yapıyordu. Kız salonun önünden mutfağa geçmeden önce -kapının zor kapanmasından anladığım kadarıyla- babası salon kapısını iyice kapatıyor içerideki erkeklerin genç kızın kapının önünden hızla süzülen silüetini görmesini engelliyordu. Çayımızı içerken Rümeysa biraz ilerlemiş muhabbetimize güvenerek bana kendince hayati bir soru sordu

-Abla, sence evleneyim mi medreseye mi gideyim?


   Bu ani soruya çayımı püskürterek cevap vermek isterdim ama hiçbir şey diyemeden öylece baktım. Şaşkınlığım bunu neden bana sorduğundan ziyade bu soruya verebilecek bir cevabımın olmayışındandı. Yaşı taş çatlasa 17 olabilecek bir çocuğa “evlen de yerini yurdunu bil anam zaman kötü” diyecek cibilliyette biri değilim. Bu şekilde yetiştirilen bir kızın nasıl bir hayatın cenderesine girip, sessizlik, bastırılmışlık ve yarım kalmışlıklar içinde kayıplara karışacağını anlamam için bir saniye düşünmem kafi. Bütün o evreler sanki ben yaşamışım gibi gözümün önünden geçti. Çocuk, erkek var, melekler lanet eder, salon kapısı, namahrem, sus, kadınlar tarlalarınız, çocuk, oranı ört, dışarı çıkma, saç telin!, boynun, edep, üçüncü çocuk, kadın dediğin, oturuş kalkış, günah, fıtrat, fıtrat, fıtrat… Malum şahısın dayatma ile sembolleşen sesi tüm erkeklerin ve erkekleşmiş kadınların ağzına doluşup Rümeysa’ya bağırdı.
  Hayır elbette ki evlen diyemezdim. “Evlenmen şart mı” dedim? “Ben istemiyorum ama annem “yetişkin kızı hemen evermezsen laf çıkar” diye düşündüğünden bu aralar uygun birini arıyor” dedi.  Durup dururken sinirlenip, içeriden sesi koridorları aşıp erkeklere ulaşmasın diye fısıldayarak konuşan annesine aynı fısıltıyla sövdüm. Kadınları evlenmekten başka ne tür bir seçenekleri varsa ona yönlendirmeye her zaman hazırım ama Rümeysa’nın önüne konan diğer şahane seçenek medrese eğitimi. Bunu da hayatım boyunca her gördüğümde camii yaptırma parası toplayan, para vermeyene ermeni dölleri diyen babası uygun görmüştü.  Medresede neye dönüştürüleceğini az çok kestiriyordum. Keyfe göre belirlenmiş bin çeşit günah dayatmasıyla kendine ve temas ettiği herkese yaşam alanı bırakmayan biri olana dek biçimlendirilecekti ama gene de yeni Türkiye’mizde değişik anlayışlı medrese türleri açılmış olabilir diye umutla “Medrese nedir? yani ne gibi bir eğitim alacaksın orada” diye sordum “4 yıl boyunca dini ilimler öğreneceğim” dedi “sonra yemek yapmayı, dikiş nakışı, çocuk bakımını da öğreteceklermiş”…  Hah tam ideal kadınlık kariyeri.  Edep:10 – Hamaratlık:10 – Yumurta: A sınıfı – Rahim: Kullanıma hazır. Diplomalı tasdikli. Cappoo 
      Rümeysa bunları çok istekli söylemiyordu hatta bu iki heyecan verici seçenek karşısında mutsuz bile sayılırdı. Ne kadınlığın geleneksel yöntemlerle kanırta kanırta öğretildiği evliliğe ne de daha teknik yoldan sinsice öğretildiği medreseye  gönlüm razı olmuyordu. Üstelik bir yabancının gelip kızlarına onun için ne uygundur ne değildir fiştekleyip gitmesi de ailesi tarafından hoş görülmeyebilirdi,  olay çıkardı.  Öylesine  “Ben karışamam sen karar ver” deyiverdim. Sanki onun karar verme hakkı olsa bu ikisinden birine karar verecekmiş gibi. Eğer gerçekten o bunlardan birini isteseydi bana sormazdı ki.  Rümeysa kırılmış gibi baktı “karış abla nolur karış, napacağımı bilmiyorum” dedi. Geldiğime pişman etti beni.  Lafa gelince car car akıl veren ben olay pratiğe dönünce resmen ödlek bir fare olup tısır tısır deliğimi aradım. El mahkum birini seçmesine yardım edecektik.  Off diye kükreyerek sen hangisini istiyorsun? Dedim.  Kız “sadece iş sahibi olup anneme babama yük olmak istemiyorum” dedi. Aslında her insanın istediği de budur ya bir yerde. Bir başka insana minnet etmemek. Kendi kararlarını vermenin neye benzediğini görebilmek. Bir işe yaramak, bir damla bile olsa saygınlık edinmek. 
    Rümeysa şu kısacık sohbetimden anladığım kadarıyla inanılmaz fedakar, dürüst, kafalı ve ufku açık bir kızdı. Her şeyin farkındaydı. 5 kardeşi vardı ve annesinin onlara koşturmaktan kendini unuttuğunu biliyor evlenmeyi kaybetmek olarak zaten görüyordu. Ama arkadaşları evlenmişti ve düğünleri, gelinlikleri, kendilerine ait tencereleri, perdeleri ve porselenleri olmuştu. Bunları anlatırken içinin gittiği de belli oluyordu. Hemen tam o noktaya karanlık bir tablo koyup soğutmaya çalıştım. Bu beyaz gıcır gıcır ambalajlar gözünü boyamasın, gerçeklere perdelerinin kirlenmesi kadar hızla uyanacaksın ama geç olacak falan dedim. Felsefe parçaladım. Halkı evlilikten soğutmaktan 10 yıl içerde yatırın beni. Bu durumda geriye iki kötünün arasından belki de daha az kötü olan şık medrese kaldı. En azından evindeki dayatmacı atmosferden uzakta, ailenin münasip aday arayışlarını en azından 4 yıllığına askıya aldıracak, kendisi  için karar vermeyi öğreneceği yaşa gelinceye kadar zaman kazandıracak bir kaçıştı medrese. Belki büyüyünce isyan çıkarır, bu gidişe bir dur derdi! Git dedim. Evlenmektense kaç git. Belki şehre bir film gelir, bir güzel orman olur iklim değişir Akdeniz olur git dedim. Gitti. Doğu’da bir tarikatın himayesindeki medreseye gitti. Telefonla konuştuk. Lan demesi, kız demesi, hayır demesi, yüksek sesle konuşması, koşması ve kahkaha atması yasakmış. İnternet, televizyon ve hafta sonları hariç telefon yasakmış. Adnan hoca kızları gibi bütün sözlerine meaşallahla başlayıp inşeallahla bitirmesi gerekiyormuş.  Bunlara rağmen mutluydu, bana teşekkür etti. 

Bilmiyorum ki…



      Yeni yılın ilk bebeği fotografını görünce paylaşmak istedim bunu. Hükümetin topluma en büyük zararlarından biri bir zamanlar ifade, düşünce, yaşam tarzı konusunda daha geniş bakabilen çoğumuzu islam’a karşı radikalleştirdi. Görüntüde çarşaflar içinde oturur vaziyette durmaya çalışan kadın hakkında kaç gündür neredeyse laf söylemeyen kalmadı. Bundan 12 yıl önce kara çarşaf, türban, başörtüsü için “isteyen istediğini giyer” diyebilecek potansiyeli taşıyan bir çok kişi artık olayın asıl öznesi olan kıllı göbekli bir herifin “kadının kariyeri anneliktir” sözünü bırakmış, çarşaflı kadını çeşitli mizahi, eleştirel ve genelleyici kalıplara oturtmakla uğraşıyordu. Politik doğruculuk beklentim yok. Elbette bu fotografta çocuğunu, toplumsal mühendisliğe kendi küçük ideolojinden de bir çentik atma peşindeki bakana takdim edip aferinleri toplayan baba kadar yatakta karalar içinde büzülen kadın da konuşulmayı hak ediyor. En az baba kadar bebeğin sahibi bir anne var orada ama orada olması orada olanlar için sanki değer taşımıyor gibi. Bunu konuşmak, kadının daha görünür olmasını, daha ön planda ve değerli bulunmasını istemek gayet doğal. Ama görünmüyor/bunu istemiyor, onlarca adamın gazetecinin içinde kaybolmayı tercih ediyor diye aptalmış, düşünemiyormuş, duyguları yokmuş gibi aşağılanmasını asla tasvip etmiyorum. Bu, oradaki göbekli adamların karakteri. Aklındaki üç beş fikir bozuntusunu tabanına aktarabilmek için basını ardına takıp ideal aile avlayan politikacıların işi.

   Latife Tekin’in bir gazeteye verdiği röportajda söylediği dışlayıcı, önyargılı sözleri hatırlattılar bana. Demişti ki: 

 “Örtünen kadın benim için, erkekle uzlaşmış, onun baskılarına boyun eğmiş kadın anlamına geliyor. Böyle özgürleşme olmaz. Böyle, sadece erkeğin koluna girersin, onunla uzlaşırsın. Türban takan kadınlar, bir biçimde belki daha korunmalı durumdalar. Hani, “Ben sizin kurallarınıza uyuyorum, örtülüyüm, sahibim var, namusluyum” falan filan. “Bana saldırmayın, ötekilere saldırın” gibi bir şey de yansıyor, ister istemez. Erkeklerin sokağında, erkekleri rahat ettirecek bir şekilde giyindikleri için, böyle giyinmeyen kadınları yalnızlaştırıyorlar, ötekileştiriyorlar”

    Bu eleştiri benim için de sebepleri atlayıp sonuca yüklenmek anlamına geliyor. 
Fırtınayı bırakıp kökünden sökülen ağaca kızmak gibi, yangını bırakıp külü suçlamak gibi. Yüzlerce yılda padişahıyla, şeyhülislamıyla, atasıyla, dedesiyle (bknz: akp li bakanların belirli periyotlarla verdikleri annelik sinyalleri) oluşturulan toplumsal kodların, ayarların, harcamaların faturası bir kalemde ataerkiyle mücadele etmediği örtüsünden pat diye okunan kadına yükleniyor.  Ataerkinin dayattığı tek şey örtüymüş gibi. Örtü çıkınca zafer kazanacakmışız gibi örtünen kadını  erkeğe boyun eğmişlerin, erkekle anlaşma imzalamışların arasına öteliyor. Başörtülü kadın savaşçılar, direnişçiler, yazarlar, aktivistler, sanatçılar güme gidiyor. Hepsi ne mücadele içinde olursa olsun başına bez doladı diye “bana saldırmayın şu açık hemcinsime saldırın” demekle itham ediliyor. Düşüncelerinin, mücadelelerinin, fikirlerinin ne olduğuna bakılmaksızın gördükleri yerde bezleriyle  boğuluyorlar. Bütün bunları kendi kullandığından biraz daha fazla, biraz daha yukarıda biten bez parçasından anlıyor ha. Biri ötekileştirmek mi demişti?

    Erkek egemen sistemde tek ve en büyük sorunumuz örtü değil. Örtüsüzken veya inanmazsınız ama örtüler içinde de başka başka mücadeleler yaşanıyor. Bunun iş dünyası var, siyaseti var, sokağı var, kahvesi var, barı var. Bütün bunlarda bir zafer elde edilmiş gibi tek kaybedilen tesettür cephesinin komutanları yüce divana ifadeye çağrılıyor.  Örtü bir kadının kafasına toplum tarafından atıldığında o kadın genellikle 9 yaş civarında oluyor. Ve sen bir çocuğu anlaşma yapmakla suçluyor, dini bir emir olduğu el kadarken zerk edilmeye başlayan bir süreçle gittikçe içselleştirilmiş bir durumdan birden bire kahrolsun patriyarşii! Erkekleri öldüreceyiz! mücadelesi çıkmasını bekliyorsun.  Kaldı ki biz bilmesek de kendi dinamikleri içinde var o mücadele.Ben şahidim Rümeysa mücadele ediyor.  Yol başka, daha zor ve daha dar ama ediyor işte.

 Eğer sistemle mücadele etmenin tek yolu o sistemin dışında olmak olsaydı, feministlerin evlenmemesi (yada evlilerin ağzına feminizm lafı almaması) sosyalistlerin işe gitmemesi (memur olan sosyalist var) eğitim sistemini beğenmeyen öğrencilerin okula hiç başlamaması gerekirdi.  Sistemin içindeyken sistemle gayet mücadele edilir, hatta belki de ideal olan da budur.  Müslüman kadın örtünmeyi dini bir emir olarak görebilir, moda olarak alabilir veya alışkanlık duyabilir. Bir insanı alışkanlığından, modasından veya dini kabullerinden dolayı suçlamak geri kafalılıktır. Pantolonu veya mini eteği moda olarak, alışkanlık olarak, hatta say ki YüceMinilerDini’nin emri olarak gören başka bir kadını suçlamak kadar geri kafalılık. Başörtülü kadınları erkekle anlaşma yapmışlar olarak niteleyebilmek için,  kadınlara ataerkinin dayattığı bütün rollere karşı durmuş, bambaşka bir kadın profilini kendi yaşamında yaratmış olmak gerekiyor. Evlenmemiş, evlendiyse gelinlik giymemiş, kocasına yemek pişirmemiş, sofra hazırlamamış, ağda yapmamış, etek giymemiş,  çocuğunu cinsiyetsiz yetiştirmiş, gece sokaklarda özgürce dolanmış, kahvede pişpirik oynayıp, askere gitmiş. Bazıları kulağa saçma geliyor değil mi? Evet çünkü birden bütün bu şeyleri değiştirmek için hiç bir sebep yok, sistem böyle oluşmuş ne yapabiliriz, hem zaten kıllarını da kendi isteğinle traşlıyorsun değil mi? Ama ne dersen ne kadar saçma görürsen gör bu saydıklarım ataerkil sistemin dağıttığı rollerden sadece bir kaçı. En az saçı örtmekle eş değer dayatmalar bunlar. Ve en az başını örten kadının başörtüsünü kanıksadığı kadar kanıksadıklarımız.  Senin payına zamanında ölene dek güzel, kılsız, genç ve zayıf görünmek düşmüş neden bunu artık bozmuyorsun? Neden gelinlik giyiyorsun? Neden kızına pembe giydirip oyuncak bebek alıyorsun? Neden reklamlarda deterjan reklamları, donmuş köfte reklamları “hanımlar” diye başlıyor ve sen bunu fark etmiyorsun? Neden anneler gününde küçük ev eşyaları indirime giriyor ve sen de gidip alıyorsun? Erkeklerle anlaşma mı yaptın yoksa? 
  


Al bu da bitti

 

 

    Çok ihtiyacımız varmış gibi yaşadığımız bir yılı daha kan ter içinde bitirdik. Duvar dibine kondurulmuş üstü sinekli bok yığını gibi bir yıl oldu, güzel oldu bence böyle. Umarım önümüzdeki yıl daha kötü kanırtır. Sonraki yıl derken sonraki yıl da. Zevk alıyorum çünkü. Mazoşistim belki.
    Yılları, ayları, günleri +özel günleri ve mevsimleri nasıl geçtiklerine pek aldırmadan olağan haliyle ve hızlıca savuşturmayı tercih etsem de yeni yıl gecesinin benim için bir kaç farklı anlamı var. Çocukluğumun dondurucu gecelerinde, kıt kanaat soframıza – babamın almanya seyahatinde yanında getirdiği bir alışkanlık olarak– yılda bir düşen yiyeceklerin müjdecisiydi en başta. Bütün sene ekmek almayı bile başımıza bir lütufmuş gibi kakan babam, yeni yıla üç kala lüks sayılabilecek yiyecekleri usul usul eve taşımaya başlardı. Pazardan alınmış 2 canlı hindiyi kömürlüğe tıkmakla başlayıp, ahşap kasada sıra sıra dizili arası pudralı şehzade lokumlarını yatağının altına ittirivermekle devam ederdi. Yatağının altı fındık, fıstık, keçiboynuzu, kaymaklı bisküvi, pastırma, sucuk ve bir kaç şişe içki ile bezeli ufak bir bakkaliyeye dönüşür, misler gibi kokular te dış kapının oradan burnumuzu yoklardı. Benim için yeni yılın sözlük anlamı cennetten düşen yiyecek damlası demekti. Büyük ihtimalle bu pahalı yiyecekleri humarda üttüğü adamların paralarıyla alıyordu. Annem öyle derdi. Ama annemin ahlaki prensipleri söz konusu olan yeni yıl sofrasıysa çoğumuz için zerre değer taşımıyordu. Bütün yıl boyunca sen haklısın, elbette aslansın, katiyyen kaplansın dediğimiz annem bir tek yeni yıl gecesi babamın tarafını tutmamızda sakınca görmemeliydi. En azından bu gece yavrucuklarını bağışlasındı.

  Büyük gün yaklaştıkça yeni yıl kutladığımızı bilen yakın akraba, uzak akraba ve sadece yılbaşı soframıza tav sözüm ona akrabalarımız birer birer bize doğru yola çıkar, evimizde iğne deliği kadar boş alan komayana dek gelmeye devam ederlerdi. Bir çeşit ritüel olmuştu artık. Bize gelene kadar yeni yıl lanetleyen, haram ve mekruh raconları kesen, keçiören civarında sembolik noel baba tokatlayan ne kadar adam varsa yeni yıl gecesi bizim evde dansözün çıkmasını dört gözle beklerlerdi. Sorana da “yeni yıl kutlaması değil, pala çaarmış biz de gittik. ne yani yeni yılda misafirliğe de mi gitmiyek??” deyivereceklerdi canım.
   Kutladığımız, evet resmen ve cebren, hem de ondan geriye bile sayarak kutladığımız yılbaşı geceleri için her yıl yeni bir kılıf bulmakta hiç zorluk çekilmiyordu. Bir sene ablamın nişanını bahane edip geldiler, öteki sene babamın bir kamyon malı mersin limanında çaldırdığını duyup geçmiş olsuna koştular, bi sonraki yıl kedimiz sercan doğurdu onu, sonraki yıl da yeni saatli maarif takvimimizi kutlamaya geldiler. Hiç kimse bir kere bile dürüstçe EVET NE VAR YILBAŞI KUTLUYORUZ! SES KES!! demedi. Ben bunu zaman zaman ikiyüzlülük olarak görsem de, mahalle baskısının insanları yalan söylemeye ittiğini ve böyle baskıya her biçim yalanın elzem olduğunu düşünüyorum. Maalesef çoğumuz davranışlarımızı bu baskının etkisinde düzenliyor, o ne der bu ne söyler belasına içimizden geldiği gibi davranmaya cesaret bulamıyoruz. Belki göstere göstere inadına bir tavır bu tarz dayatma durumlarında şart ama o zaman da hayatımız ikiyüzlülüğün sağladığı korunaklı konforu kaybedip çekilmez bir hal alıyor. Mahalle, kendine benzemeyeni değişmeye zorlar, değişmeyene de her türlü şiddeti göstermeyi hak olarak görür- ki o haklar çoğunluklar tarafından çoktan meşru görülmüştür zaten- Kırmızı şapka takmış bir oyuncak dedeyi camii önünde sünnet edip bıçaklamak bu şiddetin ve meşruluğun göstergesi. Etraftaki çoğunluk  ne yapıyorsunuz siz yavrum evladım? hani hoşgörü? hani semavi dinler? dört kutsal kitap falan filan?” diye bir soru bile sormaz, olayı sorgulasa dahi sonunda her zaman bizim toplumumuzun genel çıkarımı olan “o da böyle olmasaymış“a varır. Bıçaklıyor çünkü öncelikle kendisi gibi değil. Bu mühim. Bize benzemiyorsa vardır bi yamuğu hemen oracıkta ümüğünü sıkacaksın. Üstüne, çirkince tasvir edilen öteki dinlerin, kötü niyetli olması gereken din adamlarının aksine fazlasıyla sevimli ve cömert. İslam’ın üstümüze boca ettiği edep, haya, terbiye, resmiyet ve sessizliğin tersine neşe, eğlence, renk ve cümbüş vaad edip “tehlikeli” biçimde özendiriyor, vatandaşa eğlence adı altında misyonerlik yapılıyor bıçaklamayıp da ne yapalım???
     Yeni yıl gecelerinin hepsini eğlenceyle, yeme içmeyle geçirmedik elbette. Dışarıdan bakınca; bacası tüten (hmm sıcacık) perdeleri sıkı sıkı örtülü, içi mutlu ailelerle dolu gibi duran ışıklı kutucuklardan herhangi biri olan küçük evimiz; içinde sıklıkla şiddetli diyaloglar ve kavgalar barındırırken yeni yıl geceleri alamancı-muhafazakar geriliminin etkisiyle şiddetin ana üssüne dönüşürdü. Annem yeni yıla ait bütün detayların şeytandan geldiğini düşünüp doğal olarak tepkisini dininin lisanıyla ortaya  koyuyordu. O gün evde bir şenlik varmış izlenimi doğurmasın diye ahım şahım bir yemek pişirmiyor hatta bulguru daha çok köklüyordu.  Hindi pişirme işini babam seve seve üstlenmişti neyse ki. Akşama eve dolacak onca misafir için her hangi bir hazırlık yapmıyor, evde olanın da gitmesi için girip çıkıp laf sokuyordu. Normal günlerde kıldığının üç katı namaz kılıp, 15 bin daha fazla allahuekber çekip üfürerek biz şeytanları dualı nefesiyle püskürtüyordu. Ona bir tek abim destek oldu. Sabah namazından geri sayım yapılana kadar o kadar dini mesaj veriyordu ki neredeyse islam dayanamayıp yeniden gelecekti. Annemin ve abimin öfkesi ve laf sokmaları babamı gerdikçe geriyor ve gecenin sonuna doğru illaki birimizden zehir zıkkım olan eğlencesinin acısını çıkarıyordu. Yeni yıl bizim için türlü tenevir yiyeceği tıkınmak olduğu kadar sıkıntılı huzursuz bir geceydi de. Birinin heyecanı diğerinin gerilimine karışıyor zıkkımlarımızı yiyip, ceplerimize kuruyemiş tıkıştırıp dansözümüzü göz ucuyla kestikten sonra ayak altından sinsice sıvışıyorduk. Artık yanında kalan şanslı her kimse piyango ona vuruyordu. Bir keresinde dayımı bıçakladı. Birinde de eve sevgilisini getirdi. Annem onun yüzünden sabaha kadar euzubillahimineşşeytaaann gözü körolasıca şeytan çekti. Uzun hikayeler.
   Şimdi yeni yılda yine birlikte olacağız. Bu kez kimseyi çağırmaya niyetimiz yok. Babam artık alkol değil bardak bardak ilaç içtiği için 9 dan sonra gözünü açamıyor. Onu uyutup hakkında atıp tutacağız. Arada bir sesimize kulak kesilip bıyığıma gurban olun şerefsizin gızları diye mırıldanıp geri dalacak. Güleceğiz. Annemin sıcak dizine uzanıp bir poşet mandalina yemek diğer planım ve bundan daha güzel bir yılbaşı gecesi düşünemiyorum. Yeni yıldan dileğim birbirimizi artık yormayalım. Kim nasıl yaşamak istiyorsa onu yaşasın. Rol yapmasın. Seveceği bir şey yapmadan önce yalan söylemek zorunda kalmasın. Biraz sessiz olalım. Biraz da kendimiz. İyi seneler

ah şu bizdeki umut olmasa

 

90 yaşındaki yatalak teyze “hep böyle kalacak değilim ya iyileşeceğim elbet” dediğinde önüme bakıp baş parmağımın tırnağını, yüzük parmağımın tırnağının arasına sokup içini temizleyerek umudu düşünüyorum. Şu bizim beyaz laneti. İleri ki bir zamanda iyi olacağımızı, zengin olacağımızı, baharın geleceğini, kilo vereceğimizi, aşık olacağımızı, o elbiseyi alacağımızı ve o ülkeye varacağımızı fısıldayıp duran  gamsız şeytanı. Ölüme beş kala hala yaşama tutunuyordu yaşlı kadın. Umut ona kendisinden çok daha yaşlı insanların hayatta olduğunu fısıldamış, ziyaretçilerine anlatması için 98 yaşında tüm dünyayı gezen bir adam olduğu yalanını peydahlattırmıştı. Öyle ki yalanı inandırıcı olsun diye detaylar bile verdirmişti. Adam Türkiye’den geçerken parkta oturan bizim teyzeye rastlamış birlikte çekirdek bile çitlemişti. Beyaz şapkası vardı ve hafif maviye çalan keten bir gömleği. Sürekli sory demişti, giderken de gudbay madam. Hatta demişti ki adam “sen de benimle gelir misin” demişti de teyze “ben Türkiye’yi seviyorum gelemem” diyerek bu daveti şimdilik reddetmişti. Belki bir kaç yıl sonra yeniden düşünecekti. Adam da Türkiye’den Kore’ye doğru yola düşerken gider ayak yaş çıtasını bir tık yükseltmiş 100 yaşında evlenen Çinli bir adamdan söz etmişti ve çocukları bile olduğundan. Çinli adamın annesi de hayattaydı ve o da 130 yaşındaydı. Yine de o bile dünyanın en yaşlı insanı sayılmazdı. Çünkü daha kim bilir nerelerde ne yaşlılar yaşıyordu. Yani etrafta gezinen bir çok yaşlı, çok yaşlı, bayaa yaşlı insan daha vardı. Ne ölmesi ayol? Sensin yaşlı!!! Kendinden daha yaşlılardan bahsederken çırpı gibi kalmış beyaz bacaklarını açıp hala ne kadar güçlü ve diri göründüğünü hem kendine hem odada olan bizlere kanıtlamaya çalışıyordu. Doktorlar en fazla üç ay yaşar dediklerinden bu yana 4 yıl geçmişti. Hatta ona bakan bakıcı bile yaşlanmıştı da o bi güzelleşmiş bi toparlanmıştı, görmüyor muyduk?

40 kiloluk teyzenin kendinden daha ağır çeken yalanlar atmasına az kızdım ama umuda ihtiyacı olan herkes gibi abartılı hayaller kurmak zorunda olduğu için onu derinden anladım. Hem zaten yaşlı insanların, bol detaylı, uyduruk kahramanlı, uçmalı, kaçmalı yalanları büyülü bir masal gibi gelir. Ve onların iç dünyalarını, ölümden korkup korkmadıklarını, neleri kaybettikleri için hayıflandıklarını ancak söyledikleri yalanlarla çözersin. Babamın; gezmediği ülkelere gitmek için Mamak’tan Moskova’ya tren yolu döşemesi de bir umut yalanıydı. Çürük dişleri, kavruk anadolu benizi, lastikli donu ve köstekli saatiyle artık kadınların ilgisini çekmediğini bildiğinden peydahladığı uzaklarda bıraktığı sevgili hikayeleri de. Bir gün o sarışın, işveli, bıyığının ucundan tutkuyla öpen kadınlar sırayla tekrar ona gelecekti. Annem, babamın aşırı alkol alıp aksıra tıksıra duvar diplerinde öleceğini ve yeni gısgıcır bir herife varacağını ve herifin onu asla dövmeyeceğini umut etti senelerce.  Babam alkolü, aksırmayı, duvar diplerinde yürümeyi hatta yürümeyi bıraktı da daha ölecek. Annem hala umudu bırakmadı. Umut da onu.

Hiç bir şey olamayacağımı anladığım gün bana da benzer bir oyun oynamıştı umut. Şrank diye bir sesle farketmiştim hiçliği. Yüzüme tokat gibi çarpan gerçekliğimle elimdeki kitapları nefretle fırlatıp bir makarna fabrikasına kaydoldum. Ait olduğum yere. O mendebur umut; şuradan şuraya gitmek için bile arkasından kişifleyen var mı diye bakan beni, bir gün Peru’ya, efendime söyleyim Yeni Zellanda’ya farzı misal Finlandiya’ya mutlak gideceğime inandırmıştı. Ya bir yıl para biriktirdin mi hoop Güney Amerika’dasın ne var ki bunda demeden uykuya yatırmadı beni. Okumadığım okullarda okuyabileceğimi, en az üç dil konuşacağımı, tatmadığım yemekleri bizzat yerinde yiyeceğimi ve giyemediğim o şıkırtılı ayakkabıları bir gün mutlaka giyeceğimi (hatta 40 numara ayağıma 36 numara giyecekmişim) annemin elini sıcak sudan soğuk suya değdirmeyeceğimi, arkamdan şu isimde biri vardı, şöyle harikaydı böyle amanda amandı denileceğini falan filan ne yalanlar ne yalanlar.
Hala da “lan belki” hesabına inandığım oluyor bunlara. İnanmayı bırakınca dudağım uçukluyor korkudan. Öylesi esir alıyor umut.  Kanına, damarına, ciğerine siniyor. Planladıklarının, hayal ettiklerinin umudun küçük dalavereleri olduğunu fark etsen de böyle gitmesini istiyorsun. Sana zırnığı bile koklatılmayacak şeyleri umut etmek; akışkan çikolatalı, ıpıslak ve yumuşak bir keki ısırmak gibi bir şey. Gidemeyeceğin yerlere eninde sonunda varacağını hayal etmek sobanın üstünde kavrulan kestane gibi, patikada ilerlerken burnuna çalan kekik, su kenarlarında bitmiş yabani nane kokusu gibi. Yalan ama olsun, kalsın, dursun dizimizin dibinde.

Çıkmayan candan umut kesilmez denen şey bu ya işte. Güzel günler göreceğiz lafına kanmasak kaç dakika daha şu kötü günlerde kalmak isterdik? Sevmediklerimizin geldiği gibi defolup gideceği günleri umut etmesek günler geçmek bilmezdi. Mecburen elimizi kana bulamak zorunda kalırdık. Kalbimiz bir daha sevebileceği umudu taşımasa ayrılığı nah kaldırırdı. “senden sonra başka birini sevebileceğimi sanmıyorum” lafı dil oyunu, umut bu oyunlara papuç bırakmaz.  Daha iyi bir iş bulacağımızı veya terfi alacağımızı ummasak o içine sıçtığımız işe bir dakkalığına bile gitmezdik. Bir gün kendi evimiz  olacağı umudu olmasa ev sahiplerini öldürür, ardından baharın geldiğini bilmesek kışa katlanamazdık. İneceğimiz umudu taşımasak koltuklarındaki yağları dillediğimiz minibüslere binmezdik heral. Hiç inilmeyen minibüs var mı ki?

Teyze, biz ayağa kalkınca nisan ayına en olmadı yaza bize helva karıştıracağını söylüyor. Hatta şu parktaki gezgin de gelecekmiş o zamana. Çekirdek çitlediği yerden yeniden başlıyor anlatmaya. Odada dinleyen kimse yok. Genç akrabası başıyla “işte bu da böyle bir manyak” işareti yapıyor. İç organları götünden lime lime dökülmüş, kalanlar ise en fazla kışı geçirtir diye kırkıncı kere muştuluyor. Belli ki o da teyzenin öleceği anı umutla bekliyor.