Ankara

Evleneyim mi medreseye mi gideyim?

     


   Sonbahar ayında Pursaklar’da oturan uzak akrabamızı ziyaret ettik. Pursaklar’ı bilen bilir İstanbul’un Fatih’i gibi dindar kesimin yoğun olduğu bir yer. Havası buram buram siyasal İslam kokar; çarşaflı, cübbeli, fesli, gugilikli ne ararsan bulunur.  Biz Mamaklılar ancak Pursaklar’a gidince  kendimizi Çankayalı hisseder, ilk defa bir semtin hiçbir şeyini beğenmeme hakkına kavuşuruz.  Neyse bir şeye hayırlı olsun mu diyecekmişiz, başka bir şeye Allah analı babalı büyütsün mü ne gittik işte. Evin kapısını çaldığımızda evin erkeği kapıyı hafifçe aralayıp mahremiyet durumumuzu tespit ettikten sonra gözlerini yere devirerek erkekleri içeri buyur etti, az sonra da evin hanımı gelip fısıltıyla biz kadınları davet etti.  Erkekler salona geçerken bizler dar bir koridordan geçip bir duvarında ranza, bir duvarında kanepe olan çocuk odamsı oturma odasına girdik. Ankara’nın kenar mahallelerinde yaşayan insanlar için haremlik selamlık oturma biçimi yabancı gelen bir durum değil. Şehrin her ilden yoğun göç alan karmaşık yapısı bizi her türlü insana, geleneğe, ritüele hazırlar. Karşılıklı olarak tüm farklılıklar birbirinden nefret ediyor olsa bile, alıştık.


    Biz oturur oturmaz içeri tepeden tırnağa ipekli, düğme bölümü boydan boya simli desenle süslü siyah ferace giymiş genç bir kadın girdi. Annemin elini öpüp bana doğru gülümseyerek hamle yapıp sımsıkı sarıldı ve“Siminya abla iyi ki geldin” dedi. Geri geri çekilip kimdi bu lan diye yeniden baktım. 3 yıl önce sokakta yerleri eşeleyen küçücük kız çocuğu karşımda tanımakta zorluk çektiğim bir kadın olarak duruyordu. Kilo almış, boy atmış ve yaş almıştı. Kafam karıştı.  Bu kadar kısa sürede bir çocuk nasıl bu denli kadınlaşmıştı?
 Annem, yengem ve evin hanımı oradan buradan konuşurken biz genç kızla -adına Rümeysa diyelim- onun odasına  geçip yatağının üstüne oturduk. Rümeysa beklemediğim kadar samimi ve sıcak davranıyor, omzuma, saçıma, dizlerime dokunarak sevgisini gösteriyordu. Ani yakınlığı “acaba o zaman hediye mi getirmiştim, güzel bir söz mü söylemiştim niye böyle oldu ki?” diye düşündürdü beni. Çay doldurmak için içeri giderken ardından baktım. Tiril tiril simsiyah feracesi uzun bedeninde muntazam ve  güzel görünüyordu ama bol robadan kesimi yaşından 15 yaş daha yaşlı görünmesine neden olmuştu. Esasında bu kadar tutucu bir ailede beklenilmeyecek bir giysi sayılmazdı, hatta o son görüşümde başında tülbentten derme çatma bağlanmış bir başörtüsü ile oynuyordu. Anladığım kadarıyla artan muhafazakar eğilim yüzünden ferace bu aralar dindar kesimde inanılmaz moda. Hatta yer yer ufaktan bir mahalle baskısına da getirdiğini sezdim. Giyim eşyası satan bir mağazada çalıştığım için insanların hangi giyeceklere ne amaçla ihtiyaç duyduğunu gözlemleme, hikayelerini bizzat ilk ağızdan dinleme şansım var.  Kızına modaya uygun kapüşonlu sportif ferace arayan anneler, hayatında ilk defa ferace alacak olan tedirginler, etrafındaki herkes giyince kendini onların arasında fazla renkli ve parçalı hissedip mecburen yönelenler hepsine denk geldim. Başı açık bir öğretmenin bile veliler hep feraceli diye ferace aradığını gördüm. Biz satmıyoruz ama patronum bu pazardan payını almayı, akarken doldurmayı düşünmüyor da değil.  Flash tv’de gördüğü, ve iyi para olduğunu çakozladığı kıble gösteren seccade, dua okuyan bardak, senin yerine tavaf eden hacı  gibi dini ürünlerin hepsinden getirtecek. Gay donlarını kaldırıp yerine onları dizeceğiz. Ticaret, zamanın ruhunu yakalamayı gerektiriyor.

   Rümeysa çay getirdi bize. Erkeklerin servisini babası, kadınların servisini Rümeysa yapıyordu. Kız salonun önünden mutfağa geçmeden önce -kapının zor kapanmasından anladığım kadarıyla- babası salon kapısını iyice kapatıyor içerideki erkeklerin genç kızın kapının önünden hızla süzülen silüetini görmesini engelliyordu. Çayımızı içerken Rümeysa biraz ilerlemiş muhabbetimize güvenerek bana kendince hayati bir soru sordu

-Abla, sence evleneyim mi medreseye mi gideyim?


   Bu ani soruya çayımı püskürterek cevap vermek isterdim ama hiçbir şey diyemeden öylece baktım. Şaşkınlığım bunu neden bana sorduğundan ziyade bu soruya verebilecek bir cevabımın olmayışındandı. Yaşı taş çatlasa 17 olabilecek bir çocuğa “evlen de yerini yurdunu bil anam zaman kötü” diyecek cibilliyette biri değilim. Bu şekilde yetiştirilen bir kızın nasıl bir hayatın cenderesine girip, sessizlik, bastırılmışlık ve yarım kalmışlıklar içinde kayıplara karışacağını anlamam için bir saniye düşünmem kafi. Bütün o evreler sanki ben yaşamışım gibi gözümün önünden geçti. Çocuk, erkek var, melekler lanet eder, salon kapısı, namahrem, sus, kadınlar tarlalarınız, çocuk, oranı ört, dışarı çıkma, saç telin!, boynun, edep, üçüncü çocuk, kadın dediğin, oturuş kalkış, günah, fıtrat, fıtrat, fıtrat… Malum şahısın dayatma ile sembolleşen sesi tüm erkeklerin ve erkekleşmiş kadınların ağzına doluşup Rümeysa’ya bağırdı.
  Hayır elbette ki evlen diyemezdim. “Evlenmen şart mı” dedim? “Ben istemiyorum ama annem “yetişkin kızı hemen evermezsen laf çıkar” diye düşündüğünden bu aralar uygun birini arıyor” dedi.  Durup dururken sinirlenip, içeriden sesi koridorları aşıp erkeklere ulaşmasın diye fısıldayarak konuşan annesine aynı fısıltıyla sövdüm. Kadınları evlenmekten başka ne tür bir seçenekleri varsa ona yönlendirmeye her zaman hazırım ama Rümeysa’nın önüne konan diğer şahane seçenek medrese eğitimi. Bunu da hayatım boyunca her gördüğümde camii yaptırma parası toplayan, para vermeyene ermeni dölleri diyen babası uygun görmüştü.  Medresede neye dönüştürüleceğini az çok kestiriyordum. Keyfe göre belirlenmiş bin çeşit günah dayatmasıyla kendine ve temas ettiği herkese yaşam alanı bırakmayan biri olana dek biçimlendirilecekti ama gene de yeni Türkiye’mizde değişik anlayışlı medrese türleri açılmış olabilir diye umutla “Medrese nedir? yani ne gibi bir eğitim alacaksın orada” diye sordum “4 yıl boyunca dini ilimler öğreneceğim” dedi “sonra yemek yapmayı, dikiş nakışı, çocuk bakımını da öğreteceklermiş”…  Hah tam ideal kadınlık kariyeri.  Edep:10 – Hamaratlık:10 – Yumurta: A sınıfı – Rahim: Kullanıma hazır. Diplomalı tasdikli. Cappoo 
      Rümeysa bunları çok istekli söylemiyordu hatta bu iki heyecan verici seçenek karşısında mutsuz bile sayılırdı. Ne kadınlığın geleneksel yöntemlerle kanırta kanırta öğretildiği evliliğe ne de daha teknik yoldan sinsice öğretildiği medreseye  gönlüm razı olmuyordu. Üstelik bir yabancının gelip kızlarına onun için ne uygundur ne değildir fiştekleyip gitmesi de ailesi tarafından hoş görülmeyebilirdi,  olay çıkardı.  Öylesine  “Ben karışamam sen karar ver” deyiverdim. Sanki onun karar verme hakkı olsa bu ikisinden birine karar verecekmiş gibi. Eğer gerçekten o bunlardan birini isteseydi bana sormazdı ki.  Rümeysa kırılmış gibi baktı “karış abla nolur karış, napacağımı bilmiyorum” dedi. Geldiğime pişman etti beni.  Lafa gelince car car akıl veren ben olay pratiğe dönünce resmen ödlek bir fare olup tısır tısır deliğimi aradım. El mahkum birini seçmesine yardım edecektik.  Off diye kükreyerek sen hangisini istiyorsun? Dedim.  Kız “sadece iş sahibi olup anneme babama yük olmak istemiyorum” dedi. Aslında her insanın istediği de budur ya bir yerde. Bir başka insana minnet etmemek. Kendi kararlarını vermenin neye benzediğini görebilmek. Bir işe yaramak, bir damla bile olsa saygınlık edinmek. 
    Rümeysa şu kısacık sohbetimden anladığım kadarıyla inanılmaz fedakar, dürüst, kafalı ve ufku açık bir kızdı. Her şeyin farkındaydı. 5 kardeşi vardı ve annesinin onlara koşturmaktan kendini unuttuğunu biliyor evlenmeyi kaybetmek olarak zaten görüyordu. Ama arkadaşları evlenmişti ve düğünleri, gelinlikleri, kendilerine ait tencereleri, perdeleri ve porselenleri olmuştu. Bunları anlatırken içinin gittiği de belli oluyordu. Hemen tam o noktaya karanlık bir tablo koyup soğutmaya çalıştım. Bu beyaz gıcır gıcır ambalajlar gözünü boyamasın, gerçeklere perdelerinin kirlenmesi kadar hızla uyanacaksın ama geç olacak falan dedim. Felsefe parçaladım. Halkı evlilikten soğutmaktan 10 yıl içerde yatırın beni. Bu durumda geriye iki kötünün arasından belki de daha az kötü olan şık medrese kaldı. En azından evindeki dayatmacı atmosferden uzakta, ailenin münasip aday arayışlarını en azından 4 yıllığına askıya aldıracak, kendisi  için karar vermeyi öğreneceği yaşa gelinceye kadar zaman kazandıracak bir kaçıştı medrese. Belki büyüyünce isyan çıkarır, bu gidişe bir dur derdi! Git dedim. Evlenmektense kaç git. Belki şehre bir film gelir, bir güzel orman olur iklim değişir Akdeniz olur git dedim. Gitti. Doğu’da bir tarikatın himayesindeki medreseye gitti. Telefonla konuştuk. Lan demesi, kız demesi, hayır demesi, yüksek sesle konuşması, koşması ve kahkaha atması yasakmış. İnternet, televizyon ve hafta sonları hariç telefon yasakmış. Adnan hoca kızları gibi bütün sözlerine meaşallahla başlayıp inşeallahla bitirmesi gerekiyormuş.  Bunlara rağmen mutluydu, bana teşekkür etti. 

Bilmiyorum ki…



      Yeni yılın ilk bebeği fotografını görünce paylaşmak istedim bunu. Hükümetin topluma en büyük zararlarından biri bir zamanlar ifade, düşünce, yaşam tarzı konusunda daha geniş bakabilen çoğumuzu islam’a karşı radikalleştirdi. Görüntüde çarşaflar içinde oturur vaziyette durmaya çalışan kadın hakkında kaç gündür neredeyse laf söylemeyen kalmadı. Bundan 12 yıl önce kara çarşaf, türban, başörtüsü için “isteyen istediğini giyer” diyebilecek potansiyeli taşıyan bir çok kişi artık olayın asıl öznesi olan kıllı göbekli bir herifin “kadının kariyeri anneliktir” sözünü bırakmış, çarşaflı kadını çeşitli mizahi, eleştirel ve genelleyici kalıplara oturtmakla uğraşıyordu. Politik doğruculuk beklentim yok. Elbette bu fotografta çocuğunu, toplumsal mühendisliğe kendi küçük ideolojinden de bir çentik atma peşindeki bakana takdim edip aferinleri toplayan baba kadar yatakta karalar içinde büzülen kadın da konuşulmayı hak ediyor. En az baba kadar bebeğin sahibi bir anne var orada ama orada olması orada olanlar için sanki değer taşımıyor gibi. Bunu konuşmak, kadının daha görünür olmasını, daha ön planda ve değerli bulunmasını istemek gayet doğal. Ama görünmüyor/bunu istemiyor, onlarca adamın gazetecinin içinde kaybolmayı tercih ediyor diye aptalmış, düşünemiyormuş, duyguları yokmuş gibi aşağılanmasını asla tasvip etmiyorum. Bu, oradaki göbekli adamların karakteri. Aklındaki üç beş fikir bozuntusunu tabanına aktarabilmek için basını ardına takıp ideal aile avlayan politikacıların işi.

   Latife Tekin’in bir gazeteye verdiği röportajda söylediği dışlayıcı, önyargılı sözleri hatırlattılar bana. Demişti ki: 

 “Örtünen kadın benim için, erkekle uzlaşmış, onun baskılarına boyun eğmiş kadın anlamına geliyor. Böyle özgürleşme olmaz. Böyle, sadece erkeğin koluna girersin, onunla uzlaşırsın. Türban takan kadınlar, bir biçimde belki daha korunmalı durumdalar. Hani, “Ben sizin kurallarınıza uyuyorum, örtülüyüm, sahibim var, namusluyum” falan filan. “Bana saldırmayın, ötekilere saldırın” gibi bir şey de yansıyor, ister istemez. Erkeklerin sokağında, erkekleri rahat ettirecek bir şekilde giyindikleri için, böyle giyinmeyen kadınları yalnızlaştırıyorlar, ötekileştiriyorlar”

    Bu eleştiri benim için de sebepleri atlayıp sonuca yüklenmek anlamına geliyor. 
Fırtınayı bırakıp kökünden sökülen ağaca kızmak gibi, yangını bırakıp külü suçlamak gibi. Yüzlerce yılda padişahıyla, şeyhülislamıyla, atasıyla, dedesiyle (bknz: akp li bakanların belirli periyotlarla verdikleri annelik sinyalleri) oluşturulan toplumsal kodların, ayarların, harcamaların faturası bir kalemde ataerkiyle mücadele etmediği örtüsünden pat diye okunan kadına yükleniyor.  Ataerkinin dayattığı tek şey örtüymüş gibi. Örtü çıkınca zafer kazanacakmışız gibi örtünen kadını  erkeğe boyun eğmişlerin, erkekle anlaşma imzalamışların arasına öteliyor. Başörtülü kadın savaşçılar, direnişçiler, yazarlar, aktivistler, sanatçılar güme gidiyor. Hepsi ne mücadele içinde olursa olsun başına bez doladı diye “bana saldırmayın şu açık hemcinsime saldırın” demekle itham ediliyor. Düşüncelerinin, mücadelelerinin, fikirlerinin ne olduğuna bakılmaksızın gördükleri yerde bezleriyle  boğuluyorlar. Bütün bunları kendi kullandığından biraz daha fazla, biraz daha yukarıda biten bez parçasından anlıyor ha. Biri ötekileştirmek mi demişti?

    Erkek egemen sistemde tek ve en büyük sorunumuz örtü değil. Örtüsüzken veya inanmazsınız ama örtüler içinde de başka başka mücadeleler yaşanıyor. Bunun iş dünyası var, siyaseti var, sokağı var, kahvesi var, barı var. Bütün bunlarda bir zafer elde edilmiş gibi tek kaybedilen tesettür cephesinin komutanları yüce divana ifadeye çağrılıyor.  Örtü bir kadının kafasına toplum tarafından atıldığında o kadın genellikle 9 yaş civarında oluyor. Ve sen bir çocuğu anlaşma yapmakla suçluyor, dini bir emir olduğu el kadarken zerk edilmeye başlayan bir süreçle gittikçe içselleştirilmiş bir durumdan birden bire kahrolsun patriyarşii! Erkekleri öldüreceyiz! mücadelesi çıkmasını bekliyorsun.  Kaldı ki biz bilmesek de kendi dinamikleri içinde var o mücadele.Ben şahidim Rümeysa mücadele ediyor.  Yol başka, daha zor ve daha dar ama ediyor işte.

 Eğer sistemle mücadele etmenin tek yolu o sistemin dışında olmak olsaydı, feministlerin evlenmemesi (yada evlilerin ağzına feminizm lafı almaması) sosyalistlerin işe gitmemesi (memur olan sosyalist var) eğitim sistemini beğenmeyen öğrencilerin okula hiç başlamaması gerekirdi.  Sistemin içindeyken sistemle gayet mücadele edilir, hatta belki de ideal olan da budur.  Müslüman kadın örtünmeyi dini bir emir olarak görebilir, moda olarak alabilir veya alışkanlık duyabilir. Bir insanı alışkanlığından, modasından veya dini kabullerinden dolayı suçlamak geri kafalılıktır. Pantolonu veya mini eteği moda olarak, alışkanlık olarak, hatta say ki YüceMinilerDini’nin emri olarak gören başka bir kadını suçlamak kadar geri kafalılık. Başörtülü kadınları erkekle anlaşma yapmışlar olarak niteleyebilmek için,  kadınlara ataerkinin dayattığı bütün rollere karşı durmuş, bambaşka bir kadın profilini kendi yaşamında yaratmış olmak gerekiyor. Evlenmemiş, evlendiyse gelinlik giymemiş, kocasına yemek pişirmemiş, sofra hazırlamamış, ağda yapmamış, etek giymemiş,  çocuğunu cinsiyetsiz yetiştirmiş, gece sokaklarda özgürce dolanmış, kahvede pişpirik oynayıp, askere gitmiş. Bazıları kulağa saçma geliyor değil mi? Evet çünkü birden bütün bu şeyleri değiştirmek için hiç bir sebep yok, sistem böyle oluşmuş ne yapabiliriz, hem zaten kıllarını da kendi isteğinle traşlıyorsun değil mi? Ama ne dersen ne kadar saçma görürsen gör bu saydıklarım ataerkil sistemin dağıttığı rollerden sadece bir kaçı. En az saçı örtmekle eş değer dayatmalar bunlar. Ve en az başını örten kadının başörtüsünü kanıksadığı kadar kanıksadıklarımız.  Senin payına zamanında ölene dek güzel, kılsız, genç ve zayıf görünmek düşmüş neden bunu artık bozmuyorsun? Neden gelinlik giyiyorsun? Neden kızına pembe giydirip oyuncak bebek alıyorsun? Neden reklamlarda deterjan reklamları, donmuş köfte reklamları “hanımlar” diye başlıyor ve sen bunu fark etmiyorsun? Neden anneler gününde küçük ev eşyaları indirime giriyor ve sen de gidip alıyorsun? Erkeklerle anlaşma mı yaptın yoksa? 
  


Reklamlar

Mülteciler ve ablam

 

   Ablam kırıcı, agresif ve patavatsız olmasıyla beraber şaşılacak derecede de duygusaldır. Bütün parasını dilencilere verip eve yürüyerek döndüğü olmuştur. Elindeki dürümü olduğu gibi yolda gördüğü fakire verip de yanındakinin kendini kalpsiz hissetmesine sebep olan o duyarlı şebeklerden.  İlk küfrümü ondan öğrendim. Ruju nasıl süreceğimi, babam üstüme yürüyünce kollarını bileklerinden tutmam gerektiğini ve yere çöp atmamayı. Ablamla hayatımız boyunca sürtüştük, saçlarımız birbirimizin elinde kaldı ama çaktırmadan da ondan bir şeyler öğrendim. Saç daha gür nasıl yolunuru bile. Bu günlerde de bana öğrettiği şey yardımseverlik. 

    Suriyeli mülteciler ülkemize sığındığından beri herkes kendi penceresinin aralığından baktı bu insanlara. Maalesef çoğunluğumuz, ülkelerinde kalsalardı kah ali kıran, kah baş kesenler tarafından öldürüleceği kesin olan bu garipleri dışlamayı tercih etti. Onlara göre engellisiyle, yaşlısıyla, hastasıyla, kundaktaki bebeğiyle kalıp ne biliyim IŞİD’le falan savaşmaları lazımdı. Kelle kesen caniler ordusuna direnmeyen 5 yaşındaki çocuktan nefret ediyorduk. Ezberlenmiş ilkokul argümanlarımızı yine savurduk. Biz ki kurtuluş savaşında hiç bir yere kaçmamış ülkemizi ne biçim de savunmuştuk, kalıp ölmek kaçmaktan daha errrkekçeydi, hatunlarımız sırtında cepheye mermi taşımıştı heyt heyt heyt! Ortadoğu uzmanlarıyla, stratejik dehalarla dolu  Facebook’larda, sözlüklerde “SURİYELİLER DEFOLSUN” isimli onlarca sayfada yüzlerce ırkçı yorum okudum. Erkeklerimize göre korkak, kadınlarımıza göre iyrenç kokuyorlardı. Kocalarını ellerinden alacaklardı, üstelik Suriyeli erkekler yiyyycak gibi bakıyorlardı. Kadınları valse davet eden centilmen Türk erkeğine alışmış nazenin kadınımız haklı olarak Suriye’nin kenafir gözlü adamlarından çekiniyordu. Kamplarından kim çıkarıyordu bunları ayol?
 Tıkıldıkları mülteci kümeslerine dayanamayıp şehirlere dağılıp; ev, iş ve ekmek arayan insanların çaresizliğini anlamadığımız gibi suistimal de ettik.  Haftalığı 20 liraya it gibi çalıştırıp parasını dahi vermeyip dilenmeye mahkum ettik ama dilendikleri için daha çok nefret ettik. Dilenmeyip kendi işini kuranların dükkanlarını taşladık. Orospularımız bile vizitesi 20 lira olan Suriyeli fahişelere “piyasayı aşağıya çekiyorlar” diye saldırdı. El kadar kız çocuklarını Türk erkeklerine eş, Türk kadınlarına kuma olarak vermek zorunda kaldılar. Bu çaresizliği basınımız Suriyeli kadınların yuva yıkıcı aşüfteliği olarak üç noktalı imalarla yazdı.  Ev vermedik, iş vermedik, aş vermedik düştükleri çaresizlikten suça yöneldiler ve lafı yapıştırdık “GÖRDÜN MÜ BAK BİZ HAKLI ÇIKTIK”
  
      İnsanlar hep haklı olduklarını iddia ederken kendilerinden tiksinmeliler. Bir insan her zaman haklı olamaz, bazen yanılır, bencilce düşünür, o kadarını hesap edememiştir, empati yapmak aklına gelmemiştir. Suriyeliler konusunda bu kadar öfkeyle köpüren “gel de Gaziantep’de söyle bunları 😀” yazan insanların hesap etmediği şey bir gün savaş çıkar ve mülteciliğe sürüklenirsek bizi hangi ülke kabul eder? Bizi, yani şu Dünya’nın en belalı halklarından olan, başka düşüncelere, ırklara, farklılıklara tahammülsüz, noel baba bıçaklayan, barış gelini öldüren sapık manyakları. “Savaş çıkarsa gitmek biz çümkü türk gibin güçlü” diyenlerin savaşın daha ilk günlerinde Yunanistan’a yüzeceğini görür gibiyim. Kurtuluş savaşı zamanları ve o insanlar yok artık. Can tatlı, kuşlar uçuyor.
    Ablam bu mültecilere ölüüüm! hengamesinde çok şükür ki empati yapabilenlerden yana oldu. Tuzluçayır-Kızılay otobüsünde karşılaştığı 4 çocuklu Suriyeli kadına yapılan muamele onun kendini Suriyelilere adamasına yol açtı. Üst dudağı kopuk, soğuğa rağmen ayağında parmak arası terlik bulunan mülteci kadın otobüse binince insanlarda hafiften bir uğuldama olmuş. Buraya kadar geldiler uğuldaması o. Gelemeyecek ne varsa. Sanki bana jupiter de uzay gemisi lazım gelmek için. Çocuklardan 3 yaşlarında olan otobüse biner binmez yere kapaklanmış ama kimse düşen şeyin ne olduğunu görmek için bile dönüp bakmamış. Ablam arka taraflardan gelip çocuğu yerden alırken bir kadının “çocuk bana değme dedim! çocuk sana diyorum!!” sesini duymuş. Çocukları montlu kendisi paltolu bir kadın Suriyeli çocukları ayağıyla iteliyormuş. O anda ablamın şarteller atmış işte. Ne oldu bilmiyorum kendimi paltolu kadının boğazını sıkarken buldum diye anlattı. Suriyeli aileyi ve ablamı yaka paça otobüsten indirmişler. Ablam aileyi bizim eve getirip karınlarını doyurmuş. Mahalleden üst baş toplayıp yatacak yer ayarladıktan sonra ağlaya uğuna, burnunu çeke çeke beni aradı ve bir derneğe üye olup mültecilere yardım edeceğini söyledi. Hayatımda ilk defa ablamın sonuna kadar arkasında oldum. Genelde arkasından ABV gerizekalı kemçük falan derdim.  Meğer işin en kolay kısmı bu kararı verebilmekmiş. Bir kere ülkede mültecilere yardım eden dernek yok gibi bir şey. Yardım dernekleri Afrika’ya su kuyusu, kızılderililere toki, Myanmar’a kurban eti, Gazze’ye 4444 tefriciye yolluyor ama mültecilere değinmiyor bile. Sanırım onlar da mültecilerden pek hoşlanmıyor. Bir kaç dernek yardım edecek gibi olur gibi olmuş ama dikkatli bakınca el kaide, hizbullah, ışid gibi bağlantıları var. Buralara üye olanın domuz bağıyla ölü bulunması olası (canım konca kuriş)
      Ablam bir yandan yorgan, battaniye, kıyafet, erzak ve odun toplarken bir taraftan da bunları ulaştırabileceği ihtiyaç sahiplerini aramaya koyuldu. İlk iş olarak belediyeye gidip yardım için yardıma ihtiyacı olduğunu belirtmiş. Belediyenin tek söylediği “kömür verdik biz hep” Facebook hesabından yardım çağrısı yapmış ama yorumların yüzde 90’ı TAYYİP BAKSIN ve BİZİM KENDİ YOKSULUMUZ DURURKEN” Kendi yoksulumuz var diyenler de sanırsın kendi yoksuluna yardım eden tipler. Bir tanesinin yaşlı babası bakımsızlıktan evinde ölü bulundu. Ablam yollarda tanımadığı insanlara mültecilere yardım etmek istediğini ama onlara ulaşamadığını söylerken bir minibüs şoförü ablamı alıp Ankara’nın dışında elektriğin daha gitmediği mahallelere götürüp bırakmış. Kimseleri bulamayınca tanımadığı bir adamın arabasıyla geri dönmüş. Yardım edeceğim derken sikmeseler bari diye anlattı. Acı acı güldük buna. Çaresiz kalınca Facebook’da bulduğu rastgele bir derneğe üye oldu. Dernek bir hafta sonra ablamı ve diğer gönüllüleri bu ailelerin yaşadığı barakalara harabelere götürmüş. Delikleri poşetlerle tıkanmış kömürlükleri on kişilik ailelere 500 liraya kiraya vermişler. Dükkan depoları, merdiven altları, krişler, köşeler her yer bu garip insanlara ödeyemeyecekleri veya ödemek için çok acılar çekecekleri belli fiyatlarla kiralanmış. 8 çocuğu olan hafsa, ablama sarılıp hüngür hüngür ağlayarak kızkardeşlerinin ışid tarafından kaçırıldığını, sigara içen erkek kardeşinin kellesinin kesildiğini anlatmış. Kızları götürüp günlerce tecavüz ediyor daha sonra da tarumar edilmiş bedenlerini evlerinin önünde arabadan fırlatıyorlarmış. Kadınların meme uçlarını dişleriyle koparmışlar. Hafsa bu ülkeden ve insanlarından çok korktuğunu, orada kalıp ölmenin şimdi daha iyi bile geldiğini söylemiş. Bizi böyle bilmiyorlarmış. Büyük hayalkırıklığı yaşatmışız bu insanlara. Çok yaşlı bir adam orada tüccar olduğunu, çok güzel bahçeli bir evde oturduğunu anlatmış. Buraya gelince iş kurmak istemiş. Cebindeki son parasıyla süs eşyaları alıp işportada satmaya çalışmasının ikinci günü zabıta tezgahını devirip bütün mallarını kırmış. “Ömrüm boyunca pek ağlamamıştım, savaşta ağlamamıştım, sınırdan buraya gelene kadar ağlamamıştım o gün kahrımdan çocuklar gibi ağladım. ben dilenemem ben iş bilmez değilim, buraya gitmek için geldim vakti gelince vatanıma döneceğim” demiş. Ablam her hikayede biraz daha yıkılıyor. Psikolojisi hastaneye yatırılacak kadar bitik. Bu insanların içinde, aralarında gezip hikayelerine ve hep bir köşede yaşattıkları geri dönme umutlarına şahit oluyor. Çaresizlik türkçe bilmeyen bu insanlara dertlerini anlatabilme lisanı öğretmiş.
    Ben yoğun çalıştığım için ablama ancak ayni yardım yapabiliyorum. Bazen dükkana gelen Suriyeliler’e patrona çaktırmadan bir şeyler verdiğim oluyor. Bu konuda günahım neyse başımla beraber. Patronum hanfendi giyilmiş kıyafetlerini temizleyip dükkanda satacak kadar pinti biri ve o da diğerleri gibi mültecilerin bu ülkenin başına bela olduğuna inanıyor. Ha o konuda haksız değiliz. Bu hakaretlere, aşağılamalara, tacize, tecavüze, alınıp satılmaya maruz kalan insanların ve özellikle şimdi ufak olan o çocukların bir gün bizden fena intikam alma ihtimalleri var. Eğer ben ölümden kaçıp bir ülkeye sığınır ve orada ölüme rahmet okutacak davranışlara maruz kalırsam onların  ülkesini bir baştan bir başa yakmazsam siminya değilim. Bunu şimdiden yazayım da yarın iç savaş çıktığında bir dakka bile düşünmeden basıp gideceğim Bulgaristan’da ayağını denk alsın herkes.
edit: muhteşem grup madrugada’nın solisti sivert hoyem mülteciler için yapmış bu şarkıyı. aşığım sesine

Zamanı geldiğinde, tek başıma gidiyorum
Beni bekleyen kimse olmadı
Sadece güneş, kendi zayıf gölgem
Ve ağaçlar arasında esen rüzgar

*****

Evim, kayıp ufukların çok ötesinde.
Bir daha asla göremeyeceğim evim
Yolun esiri olacağım için.
Ve beni özgür bırakacak bir anahtarım yok.

*****

En alçakgönüllü halimle dizlerimin üstüne çöktüm
Bana yardım etmen içi yalvarıyorum sana, lütfen
Yolların esiri olduğum için.
Ve anahtarım yok, beni özgür bırakacak bir anahtarım yok.